26/8/2009 - Endişe verici nüfuza sahip bir 'cemaat'in hikáyesi |
Soner YALÇIN26 Nisan 2009 sonery@hurriyet.com.tr
Endişe verici nüfuza sahip bir 'cemaat'in hikáyesi
Türkiye'de hep bir "cemaat" konuşulup tartışılıyor. Kimi eğitim çalışmalarını alkışlıyor, kimi açılan okulların gizli ajandasından bahsediyor.Kimi "cemaatin" toplumsal uzlaşma için çaba sarf ettiğini iddia ediyor, kimi "cemaatin" emniyetten adalete, milli eğitimden TSK'ya kadar gizli örgütlenmeler içinde olduğunu ileri sürüyor. Biz aynı şekilde tartışılan başka bir "cemaati" tanıyalım: Opus Dei. Okullar, üniversiteler açıp medyada büyük bir güç haline gelen ve kiminin "kutsal mafya" diye tanımladığı bu "cemaatin" adını hiç duymuş muydunuz?
BEŞ kıtada 475 üniversite ve yüksekokulu, 200 koleji vardı...604 gazete ve dergiye sahipti...52 radyo ve televizyon kanalı aralıksız yayındaydı...
Bu bilgiler 30 yıl önce Opus Dei üyesi Alvaro del Portillo'nun 1979'da ağzından kaçırdığı bilgilerdi.
 Bugün ne kadar bir güce hükmettiği bilinmiyor.
TV ve radyo sayısının 700 olduğu tahmin ediliyor.
Bu "cemaatin" endişe verici bu nüfuzu hep tartışma konusu. Kimilerine göre milyar dolara hükmeden Opus Dei, aslında sadece "kutsal mafya"!
Peki iş ve siyaset dünyasında karmaşık ilişkiler yürüten Opus Dei neydi?..
'Allah'ın Eseri'
Adı, Josemaria Escriva de Balaguer'di.
Madrid'de sıradan bir Katolik papazdı. İnzivaya çekildiği kilisede "Tanrı'dan gelen vahiy" sonucu 2 Ekim 1928'de "Opus Dei" (Allah'ın Eseri) adlı gizli "cemaatini" kurdu.
Amacı; Vatikan ve kiliseler dışında Papa'ya destek olacak iyi eğitim görmüş elit bir grup oluşturmaktı.
Opus Dei'ye göre Papa'nın kimliği, kilisenin ve Papalık kurumunun üstündeydi!
Papa; Tanrı-Krallığı'nın kutsal önderi "olağanüstü" bir kişiydi.
Opus Dei'nin ruhaniliği kendine özgündü. "Çilecilik"; acı çekme yüceltiliyordu. Müritler kırbaçla göğüslerine, sırtlarına vuruyordu. Çünkü onlara göre acılar ruhu Allah'a yaklaştırıyordu!
Müritler okullarda yetiştirildi
Papaz Balaguer "müritlerini" genelde Katolikliğe sıkı sıkıya bağlı varlıklı, iyi eğitim görmüş zenginlerden oluşturmaya gayret etti. (Cemaate bağlı işadamları genellikle turizm ve inşaat sektöründeydi.)
Mesleğinde başarılı doktor, mühendis, gazeteci, yazar vs. hepsini "cemaatine" kazanmaya çalıştı. Başarılı da oldu.
Tamamen gizli olan "cemaate" üç tipte katılım olanağı vardı.
En kalabalık olan "kadro dışı" olanlardı. Bunlar günlük hayatını "cemaat" idealine bağlı olarak yaşayan evli ya da bekár müritler idi.
"Kadrolular" ise kendini tamamen "cemaate" adamış seçkin, önderlik edecek erkekler ve kadınlardı.
Bir de "yardımcılar" vardı; "cemaate" üye olmayıp etkinliklere katılan ve özellikle de bağış yapan kişilerdi bunlar.
"Kadrolu" kişi Opus Dei'ye kabul edilmek için tanıklar önünde yemin etmek zorundaydı. Sadakatle bağlı kalmak, gizliliğe harfiyen uymak ve havarilere özgü bir yaşam sürmek şarttı. Aile yaşantısı onaylanmayan müritler ailelerinden uzakta özel evlerde barındırıldı.
Eğitim yoluyla seçkin-önder elemanlar yetiştirmeyi hedeflediler. Okullar açtılar ardı ardına. Yetmedi taşradaki başarılı çocuklar için yurtlar hizmete soktular. Yurtdışı burs olanaklarını iyi kullandılar.
Yetişen müritleri devletin kilit yerlerine yerleştirdiler.
Ve hep devlet desteği gördüler.
Çünkü, düşman ortaktı...
Ağca'nın Papa'ya suikastı
Opus Dei kurucusu Papaz Balaguer antikomünistti.
"Cemaat" için komünistlerle mücadele esastı. Bu sebeple İspanya İç Savaşı'nda Cumhuriyetçilere karşı savaşan Faşist Franko'nun yanında saf tuttular.
İlişki karşılıklıydı; Franco iyi yetişmiş "cemaatin" insan kaynaklarından hep yararlandı. "Cemaat" ise diktatör Franco'nun gölgesinde büyüdü.
Opus Dei, iş dünyası ve politikadaki gücünü her geçen yıl artırdı.
Bir yanda sürekli "partiler üstü" gözüktüler, diğer yanda ellerini politikadan hiç çekmediler.
İlk dönem İspanya ile sınırlı mütevazı gizli "cemaat" zamanla mürit sayısını, siyasi ve iktisadi nüfuzunu artırınca ülke dışına da "hizmete" başladı. Çünkü soğuk savaş dönemi başlamıştı.
Yıl 1947. Opus Dei kurucusu Papaz Balaguer, Roma-Vatikan'a çağrıldı.
"Papa Hazretleri'nin Yüksek Papazı" unvanı verildi.
Opus Dei böylece dünyadaki kiliseler bünyesinde ayrıcalıklı bir yer edindi; tanındı. Özellikle 1982'den sonra Papa II. Jean Paul'ün kanatları altına girerek Vatikan'ın en etkili dinsel örgütü oldu.
(Ara not: Mehmet Ali Ağca'nın Papa II. Jean Paul'e 13 Mayıs 1981'de suikast yaptığını anımsatırım. Ergenekon soruşturması nedeniyle İtalya'daki Gladio'yu dillerinden düşürmeyenlerin Vatikan-Opus Dei ilişkisini göz ardı etmemelerini öneririm.)
'Hoşgörü' ve 'diyalog'
Opus Dei'nin anahtar iki sözcüğü vardı: "Hoşgörü" ve "diyalog"!
Bu iki kavramı kullanarak dünyanın çeşitli ülkelerindeki insanlarla yakınlaştılar, konferanslar-seminerler düzenlediler, okullar açtılar, TV-gazete satın aldılar. Adları duyulmamış aydınları ünlü yaptılar.
Sahibi oldukları 12 film şirketini psikolojik savaşın emrine verdiler.
"Hoşgörü", "diyalog" sözcüklerini ağzından düşürmeyen Opus Dei, diğer yandan soğuk savaşın en güçlü antikomünist örgütlerinden biri oldu.
Özellikle İspanyolca konuşulan Latin Amerika'daki ülkelerde sosyal hareketleri destekleyen kiliseler ile sol hareketlerin kurduğu ittifakı bastırmak için aktif olarak kullanıldı. Örneğin, Şili diktatörü Pinochet gibi eli kanlı askerlerle sıkı işbirliği içinde oldu. Arjantin, Paraguay ve Uruguay'da otoriter rejimleri destekledi. Nikaragua'da diktatör Somoza'yı, Peru'da Fujimori'yi finanse etti. Yani CIA ile Opus Dei hep içli dışlı idi.
"Cemaat" Avrupa'daki politik kirli işlerin de içindeydi.
Fransa'da sosyalist Mitterrand karşısına Cumhurbaşkanı adayı olarak çıkarılan Maliye Bakanı Valery Giscard d'Estaing'i desteklediler.
Zaten baba Edmond Giscard d'Estaing, Opus Dei'nin sahibi olduğu Banco Popular Espanol'un başkanıydı!
(Ara not: Gladio'nun Türkiye'deki dinci ayağı hep gözlerden kaçırılmak istenmektedir. Komünizmle Mücadele Derneklerini, İlim Yayma Cemiyetlerini hangi hocaefendiler kurdu? CIA, Türkiye'de hangi hocaefendilere kefildir?)
Tanrı'nın Ahtapotu
Opus Dei'nin kurucusu Papaz Balaguer, ülkesi İspanya'ya bir daha dönmedi.
Hayatının sonuna kadar Vatikan'da yaşadı.
1975'te öldükten sonra önce 1990'da "üstat" ilan edildi. Ardından 2002'de azizlik mertebesine çıkarıldı! 300 yıl beklemesi gerekirken 15 yılda bu unvanı alıvermişti!
Tüm bunlara rağmen kamuoyundaki imajını hiç iyileştiremedi. Milyar dolarlık serveti nedeniyle "kutsal mafya" olarak değerlendirildi.
İngiliz araştırmacı Michael Walsh, "cemaate", Opus Dei (Tanrı'nın Eseri) değil Actopus Dei (Tanrı'nın Ahtapotu) adını verdi.
İsviçreli toplum bilimci, siyaset adamı Jean Ziegler ise Opus Dei'yi terörizm kadar mücadele edilmesi gereken aşırı sağcı bir hareket olarak gördüğünü yazdı.
Bu arada şunu yazmalıyım:
"Avrupa'da Gladio'lar bir bir açığa çıktı; bir tek Türkiye'deki bilinmiyor" diye yeri göğü birbirine katan liberaller, İspanya'daki Gladio-Opus Dei ilişkisinin neden açığa çıkarılmadığını biliyorlar mı?
Bilmiyorlar. Bilmedikleri çok...
Opus Dei, Vatikan'ın en önemli "Hıristiyanlık Dışı Dinler ve İnançsızlar" kurumunu elinde bulunduruyor. Bu "diyalog arayıcısı" hoşgörülü kurum, Müslüman ülkelerdeki bazı "cemaatler" ile sıkı bir işbirliği içinde.
Peki kimdir bu "cemaatler"? Ortak paydaları nedir?
Yeni Dünya Düzeni'nin "İslam ayağı" olan "Ilımlı İslam Projeleri" nerelerde, nasıl kotarıldı?
Neymiş, "cemaatler yalnızlaşan insanın terapi merkezi" imiş!
Keşke mesele bu kadar basit olsa.
Opus Dei ve benzeri "cemaatler" aslında gerçeği yüzümüze çarpıyor.
Tabii görmek isterseniz.
Siyasetin merkezinde bir dergáh: YENİKAPI MEVLEVİHANESİ
TARİKATLAR, cemaatler "politika üstü" veya "partiler üstü" müdür? Sanıyorum bu konuda pek okuma, araştırma yapılmadığı için medyada ilginç görüşler dile getiriliyor, yazılıyor. 
Halbuki temeline baktığınızda bile tarikat-cemaat olgusu siyaset sonucu ortaya çıkmıştır.
Çok gerilere gitmeyelim...
Tarihimizde çok bilinen bir olaydan örnek verelim.
Sultan Abdülaziz 1876'da darbeyle tahttan indirildi.
Bu darbenin "başrolünde" kim vardı: Midhat Paşa.
Sivil Midhat Paşa'nın en büyük destekçisi Askeri Mektepler Komutanı Süleyman Askeri Paşa idi.
Tarihimizde askeri öğrencilerin kalkıştığı ilk darbeydi bu.
Bunlar biliniyor.
Ancak bu darbede Yenikapı Mevlevihanesi'nin rolü hep göz ardı edildi.
Özetleyelim:
Sultan II. Mahmud ve Sultan Abdülmecid bu dergáhın müdavimlerindendi.
Keçecizade Fuad Paşa, Ali Paşa gibi sadrazamlar, Mehmed Sadeddin Efendi, Ahmed Muhtar gibi şeyhülislamlar, nazırlar, valiler, álimler ve eşleri ve kızları bu dergáha intisap etmişlerdi. Bu dönemde Yenikapı Mevlevihanesi'nin şeyhliğini Osman Salaheddin Dede yapıyordu.
Ancak Sultan Abdülaziz döneminde dergáhın saray nezdindeki gücü azaldı. Padişah, dergáhı ziyaret bile etmedi.
Ayrıca...
Sultan Abdülaziz, gerek dış politikada gerekse ekonomide Sadrazam Mahmud Nedim Paşa'nın inisiyatifiyle Rusya'ya yakın bir siyaset takip etmeye başladı.
Bu durum Osmanlı Devleti üzerinde büyük etkisi olan İngilizleri kızdırdı.
Ve sonunda İngilizlerin desteğiyle darbe gerçekleşti.
Darbe organizasyonunun merkezi Yenikapı Mevlevihanesi dergáhı mıydı?
Toplantılar dergáhta mı yapıldı?
İddiayı dile getirenler, Osman Salaheddin Dede ile Midhat Paşa'nın darbe sürecinde sık sık bir araya geldiğine dikkat çekiyor.
Ayrıca, darbe sonrası gelişmeleri de örnek gösteriyorlar:
Darbeciler, Sultan V. Murad'ı "akıl sağlığı" bozulması nedeniyle tahttan indirdi. Yerine Sultan II. Abdülhamid padişah yapıldı.
II. Abdülhamid tahta çıktığı gün verdiği davette Osman Salaheddin Dede de baş konuklar arasındaydı.
Ancak, II. Abdülhamid tahtını güçlendirdikten sonra Midhat Paşa'yı sürüp öldürttü.
Osman Salaheddin Dede'nin başına gelenler, "darbede Yenikapı Mevlevihanesi'nin rolü olduğunun" kanıtı gibiydi.
II. Abdülhamid iktidarı boyunca Yenikapı Mevlevihanesi'ni hep gözetim altında tutturdu. Osman Salaheddin'in 1000 kuruşluk maaşını kesti.
Benzeri zorluklar nedeniyle Osman Salaheddin Dede, yerini oğlu Mehmed Celaleddin Efendi'ye bıraktı.
Yukarıda yazdığım gibi örnekleri çoğaltabiliriz.
Bunlar bize tarikatlar, cemaatlerin hep siyasetin içinde olduğunu gösterir.
Fırsat bulabilirsem, bir gün size İttihat ve Terakki Cemiyeti içindeki Bektaşiler ile Melamiler'in çatışmasını da yazarım. Liberallerin "kıblesi" Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nın arkasındaki "cemaat" desteğini de görmüş olursunuz!
Nakşibendi Gümüşhanevi Dergáhı'nın Milli Nizam Partisi'ni kurduğunu hemen herkes biliyor.
Yani "cemaatleri" siyaset üstü / partiler üstü görmek çocukçadır.
Hep "gizli ajandaları" vardır.
Manevi Cihazlanma Cemiyeti
ÖMER Fevzi Mardin, bahriye teğmenliği sırasında İttihatçılara katıldı.
 Trablusgarp Savaşı'nda gönüllü olarak yer aldı.
Harbiye Mektebi'nde öğretmenlik yaparken komutanı Rauf Orbay'ın aracılığıyla Nakşibendi şeyhi (Üzeyir Garih'in mezarını ziyaret ettiği) Küçük Hüseyin Efendi ile tanıştı.
Ve ondan icazet alıp askerliği bıraktı, "halifesi" oldu.
Zamanla kendi dergáhını kurdu. "Şeyh" oldu.
1942'de "İlahiyat Kültür Derneği"ni kurdu. Amacı "dinlerarası diyalog" idi.
Şeyh Ömer Fevzi Mardin'e dinlerarası diyalog konusunda en büyük desteği Rahip Dr. Frank Buchman verdi.
Rahip Buchman ABD'de 1929 yılında "Manevi Cihazlanma Cemiyeti"ni kurmuştu.
Şeyh Ömer Fevzi Mardin ile Rahip Buchman'ı yan yana getiren, bir gazeteciydi: Ahmet Emin Yalman!
Detaya girmeyelim...
Şeyh Ömer Fevzi Mardin 1949 yılında Rahip Buchman'ın davetiyle İsviçre'ye gitti. Bir şatoda dünyanın çeşitli yerlerinden gelen din adamlarıyla bir hafta süren toplantılar yaptı. Yaptığı konuşmayı "İslamiyet ve Ehl-i Kitap Ailesi" kitabına aldı: "Müslümanlık devrinin bugün faal görevlerini bu varlıklı, imkánlı millet olan Amerikalılar üzerine almış bulunuyor. Çünkü Allah onları bu işe seçmiş, hazırlamış ve harekete geçirmiştir."
İsviçre'deki toplantının nedeni "diyalog" idi ama sonuç farklı çıktı:
Solculara karşı yılmaz bir mücadele verilmelidir!
Şeyh Ömer Fevzi Mardin, İsviçre'den döner dönmez ne yaptı dersiniz; Mehmetçiğin Kore'ye gönderilmesini savunan kitap yazdı. "Kore Savaşı'na Katılmamızda Dini ve Siyasi Zaruret."
Başta müritleri olmak üzere herkese ve basına, ABD Başkanı Franklin Roosevelt'in Şeyh Küçük Hüseyin Efendi dervişanından Münir Ertegün vasıtasıyla gizlice Müslüman olduğunu söyledi!
Uzatmayayım...
Görüldüğü gibi "cemaatlerin" dış bağlantıları olabiliyor ve bunlar etkisiyle ülkenin siyasetini belirlemede hayli aktif görevler üstleniyor, "soğuk savaşın piyonu" haline geliveriyorlardı.
Demem o ki:
Dünyadaki siyasal gelişmeleri analiz etmeden "cemaat" olgusunu tek mistik boyutuyla kavrayamayız. |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
26/8/2009 - Solcular & İslamcılar arasına kimler girdi |
 | | 28 Haziran 2009 | Soner YALÇIN sonery@hurriyet.com.tr
Solcular & İslamcılar arasına kimler girdi
Türkiye'de İslamcılar neden sağcıdır? Bu soruyu bugün sormamın nedeni İran'daki gösterilerdir. Komşudaki olaylar Türkiye'deki İslamcı medyanın kafasını karıştırdı. Ancak yavaş yavaş “Batı'nın İran'a müdahale etmek için bu tür olayları çıkardığını-desteklediğini-abarttığını” söylemeye/yazmaya başladılar. O halde artık şu kritik soruyu sorabiliriz: İran'daki gösterilerle Türkiye'deki Ergenekon arasında nasıl bir bağ var? Tüm bunlar size karışık gibi gelebilir ama inanın hiç değil...Tüm sorunların kaynağı olarak moderniteyi ya da kaba pozitivizmi gören İslamcılar, “düşman belirleme” konusunda -dün olduğu gibi bugün de- hata yaptıklarını hiç düşünüyorlar mı? Soruyu açmak için siyasal İslamcılığın ortaya çıkış sürecine bakalım... Siyasal düşünce tarihine İslamcılık -şaşırtıcı gelebilir ama- 1860'ların ikinci yarısından itibaren Jön Türkler ile girdi. Asıl gelişimini 1908 Temmuz Devrimi'nden sonra gösterdi. Osmanlı'daki üç siyasal tarzdan -Osmanlıcılık,Türkçülük ve İslamcılık- biriydi. Türkçülerle hiçbir zaman problemleri olmadı. Hep kardeş ilişkisi içinde oldular; tıpkı bugün gibi. Hedeflerinde sadece modernist/pozitivist Batıcılar bulundu. Parantez açmalıyım: Bu konuda da anlaşılması zor “beğeni tercihleri” var. Örneğin İslamcı belediyeler bugün Namık Kemal'e mesafelidir; nedense adını bir yere vermezler. Niye? Rakı içtiği için mi!? Şaka bir yana halbuki Kanun-i Esasi'nin daha katı şeriat hükümleriyle dolu olmasını isteyenlerin başında komisyon üyesi Namık Kemal gelmekteydi. Sorun Namık Kemal'in padişaha başkaldırması mıdır? O halde Mehmet Akif Ersoy'u niye çok seviyorlar? Namık Kemal'den daha ilerici ve modernisttir. Yoksa bu beğeninin altında, “Atatürk'ün şapka devrimine karşı çıkıp Mısır'a gitti” şeklinde uydurulmuş bir yalana inanmaları mı yatmaktadır? Mesele bu kadar yüzeysel mi algılıyorlar? Galiba. Bakınız, İslamcı kadroların siyasal duruşlarını belirleyen ana eksen, “milli-manevi değerlere bağlılık” diye ifade edilen kültürel duygusallıklarıdır. Küçümsemek gibi kastım yok- ama birkaç istisnai isim dışında İslamcı kadroların çoğunun bilgisi “imam-hatip” düzeyindedir. Bilmezler ki din bilgi kaynağı değil kuvvet kaynağıdır. Bu nedenle sürekli siyasetin dinsel dilinin “figüranı” olmaktadırlar. Aslında hala 35'inci madde tartışılıyor Bizim İslamcılar'ın olaylara bakış perspektifleri dardır; meseleleri “okuma” sorunları vardır. Örneğin: 31 Mart 1909'daki gerici ayaklanma salt Osmanlı'nın iç sorunu olarak görülebilir mi? Gericilerin arkasında İngilizler olduğu bugün sır değildir. (Dışişleri Bakanı Edwards Grey ile İstanbul'daki İngiliz büyükelçiliğinin yazışmaları üzerinde artık gizlilik kararı yoktur.) Meselenin özü İngiltere ve Almanya'nın Osmanlı üzerindeki nüfuz mücadelesidir. Hadi Prens Sabahattin sırtını nereye dayadığını biliyordu. Ya ayaklanan Derviş Vahdeti gibi İttihadı Muhammedi örgütü mensupları? Hayır! Onlar sadece “Gavurluk istemeyiz” diyorlardı. İttihatçılar Anayasa'da yer alan Padişah'a meclisi kapatma yetkisi veren 35'inci maddeyi kaldırmak istiyorlardı. Gericilere göre ise bu 35'in anlamı; 30 ramazan, 5 de beş vakit namaz idi! Mesele bu kadar yüzeyseldi. Bugün Türkiye'de hala “35'inci madde” benzeri oyunlar oynanmaktadır! Diyoruz ya ortada bir “okuma” sorunu var. Peki bunun sebebi nedir? İslamcılığın zihinsel paradoksunu kimler belirledi? Onları kuşkucu değil “ezberci” yapan kimlerdi? Ellerine bu basma kalıp reçeteleri kim verdi? Burada karşımıza bir isim çıkıyor: Cemaleddin Afgani (1838-1897). Afgani, Osmanlı'daki İslamcıların düşünsel haritalarını çizen ilk kişiydi. Şeyhülislam Musa Kazım Efendi, Şeyh Ömer Fevzi Mardin, Babanzade Ahmed Naim, Prof. Ebulula Mardin, Mehmet Akif, Eşref Edib, (CHP genel başkanı) Şemseddin Günaltay, Mehmet Ali Ayni, Prof. İsmail Hakkı İzmirli, Sadrazam Said ve Nazır Abbas Halim Paşalar gibi “seçkinci” İslamcılar'ın hepsi Cemaleddin Afgani'nin “müritleriydi.” Sırat-ı Müstakim'den Sebil ür-Reşad'a kadar siyasal İslamcılar'ın yayın organlarının çizgisini onun görüşleri belirledi. Temel görüş şuydu: İslam ilerlemeye engel değildir; onu geri bırakan etkilerden kurtarılmalıdır. Kültürel değerlerimizi kaybetmeden Batı'ya yönelinmelidir. Burada derinlikli bir siyasi ve iktisadi tahlil yoktur. Sorun sadece kültürel olarak görülmektedir. Şeyh Mason çıktı Şeyh Cemaleddin Afgani ve takipçisi İslamcıların sorunu analiz edememelerinin nedeni İngilizler idi. Hindistan'ı sömürge yapan İngilizler, Müslümanlar'ı hep kontrolleri altında tuttular. Sıkı durun; siyasal İslam dünyaya 1840'larda Hindistan'dan yayıldı. Tabii İngilizlerin himayesinde olduğunu söylemeye gerek yok. Bize de buradan geldi; yani İngiliz patentlidir. Şeyh Afgani'nin aynı zamanda Kahire'deki Şark Yıldızı Locası'na 7 temmuz 1868'de girdiğini ve Mısır'da kurulan mason locasının başına getirildiğini yazarsam mesele daha iyi anlaşılır mı? Hadi bir ek bilgi daha vereyim: Afgani, dünyadaki İslamcıları derinden etkileyen Ziya ül-Hafıkayn dergisini de Londra'da çıkardı. Bakınız; denir ki “ilk İslamcılar antikolonyalisttir.” Bu uydurmadır. Afgani ortada; amansız hastalığından kurtulması için İngilizler ellerinden gelen her fedakârlığı yaptılar. Örnek çok; işte Muhammed İkbal! İngilizler, İkbal'e sadece büyük bir şair olduğu için mi “Sir” unvanı verdi? İslamcıların beğenilerini bile belirleyen İngilizlerdi! Neyse… Hintli Müslümanlar'ın etkisi Yazıyorlar; “ilk İslamcılar anti-kolonyalistmiş!” Açmayalım şimdi Süveyş Kanalı meselesini; ya da Hasan el Banna'nın İngiliz parasıyla kurduğu Müslüman Kardeşler hikâyesini. Kim kimi kandırıyor? Antikolonyalist olanlar ulusal hareketlerdi, sosyalist örgütlerdi ve ne yazık ki İslamcıların hedefinde de sadece bunlar vardı! Türkiye'de farklı mı oldu? Daha önce bu sayfada yazdım. Osmanlı İslamcıları ilk başta Bolşevik hareketine sıcak baktılar. Sosyalist fikirlere düşmanlıkları yoktu. Hatta, İslam ile sosyalizmin benzerliklerini yazıyorlardı. Bolşeviklik revaçtaydı. Sonra düşmanlık girdi araya... Kimler yaptı bunu? Alın size bir örnek daha; merkezi yine Hindistan! Hint Müslümanlardan Şeyh Müşir Hüseyin Kıdvay'ın İngiltere'de çıkardığı “İslam ve Sosyalizm” kitabı ilk düşmanca yazılmış kitaptır. Kimler tercüme edip Osmanlı'ya getirdi bunu? Cemaleddin Afgani'nin müritlerinin çıkardığı Sebil ür-Reşad, 4 gün boyunca neden sayfalarını bu kitaba açtı? İslamcılar hâlâ ezberletilen sözleri tekrarlayıp duruyorlar. İyi niyetli olanların, İngiliz Askeri Haberalma Servisi'nin 1920 yılına ait gizli raporlarını açıp okumaları gerekir. Bu belgelerde Müslümanları sosyalistlere karşı nasıl harekete geçirdikleri açık açık görülmektedir. “Komünistlerde kadınlar ortaklaşa kullanılan maldır” yalanı Londra üzerinden Osmanlı'ya gelmedi mi? Bakınız laf lafı açıyor... Ne zaman ki Ankara hükümeti, Sovyetler Birliği'nden silah-altın yardımı almıştır; ne tesadüftür ki Hintli Müslümanlar da Ankara'ya para göndermişlerdir! Hintli Müslümanların bu yardımının arkasında, Ankara'nın tamamen Bolşeviklere yanaşmasından çekinen İngilizlerin parmağı yok mudur sanıyorsunuz? Sorunun sorulamadığı tarih resmi/dogmatik tarihtir!.. Yeşil Gladio faaliyetleri açığa çıkarılmadı Önce bu sorunun yanıtını aramalıyız: Türkiye'deki İslamcılar niye sağcıdır? Kimse dinsel nedenler ileri sürmesin; Latin Amerika'daki kiliseler-Hıristiyanlar niye solcudur o zaman? Üstelik Vatikan ve Opus Dei'nin büyük dinsel kampanyalarına rağmen. Türkiye'deki İslamcılar “baş düşman” olarak sürekli Tanzimat- İttihat ve Terakki ile Cumhuriyet modernizmini görmüşlerdir? Bakış açılarının baş çelişkisi bu kültürel/modernist gelişmelerdir. Nasıl bir sarmal içine alındıklarının farkında mıdırlar? Soğuk Savaş başlangıcında Komünizmle Mücadele Derneği'ni, İlim Yayma Cemiyeti'nin neden kurdurulduğuna kafa yoruyorlar mı? O tarihe kadar solcularla İslamcılar aynı dergilerde çalışıyorlardı. Sonra devreye Gladio'nun anti-komünist güçleri girdi. ABD'nin 6. Filosu'nun gelişini protesto eden solcu gençleri öldürenler bunlar değil miydi? Gladio, 12 Mart'ı, 12 Eylül'ü “babasının hayrına mı” organize etti? Peki bu Gladio şimdi Ergenekon'un neresinde? İçinde mi, karşısında mı? Samimi İslamcılar bu soruyu düşünmelidir... İran olayları Ergenekon'dan bağımsız değil İslamcıların temel sorunu “düşman” tanımından kaynaklanıyor. Meseleleri hep kültürel bir iç sorun olarak görüyorlar. Doğru dürüst bir “emperyalizm” tanımla rı yok. Siyaseti bilinçli olarak içeriksizleştiren liberaller gibi, emperyalizme “geçmiş çağın safsatası” gözüyle mi bakıyorlar? Hayır! İşte bu “hayır” yanıtıyla geldik İran olaylarına… İslamcıların çoğu diyor ki: “ABD, İngiltere ve İsrail, İran'a müdahalenin gerekli olduğunu dünya kamuoyuna ikna etmek için olayları abartıyor.” Bu analiz doğru mudur? Önemli değil, bu başka bir yazının konusu olabilir. Burada üzerinde durulması gereken konu, İslamcıların bu meseleye “antiemperyalist” bir söylemle yaklaşıyor olmasıdır. Demek İslamcıların antiemperyalist bir bakış açıları var! Demek İslamcılar, ABD'nin Irak ve Afganistan'a “özgürlük” - “demokrasi” götürdüğüne inanmıyorlar. Demek İslamcılar Batı'nın Sırbistan, Gürcistan, Ukrayna gibi ülkelerde Batı destekli “renkli devrimler” yaptırdığını kabul ediyorlar. Demek İslamcılar, Soğuk Savaş'tan sonra dünyanın yeni bir paylaşım mücadelesine sahne olduğu tespitine katılıyorlar. O halde… İran'daki olayları içişleri olarak görmüyorlar ise, Ergenekon'u nasıl Türkiye'nin iç meselesi olarak değerlendiriyorlar? Hiç düşünmüyorlar mı; TSK niye hedeftir? “İran ve Rusya yeni müttefiklerimiz olsun” diyen paşalar niye gözaltına alınmış, tutuklanmıştır? Bu görüşü savunan Avrasyacı siviller niye Silivri'ye tıkılmıştır? Komşu İran'da “emperyalist parmağına” işaret edeceksiniz; Türkiye'de “o parmaktan” hiç bahsetmeyeceksiniz! Türkiye'deki meseleleri hala modernite sorunu olarak görmeleri İslamcıları düşünsel körlüğe iteklemiştir. Değiş tokuş yapalım Şimdi buraya; “İslamcılar Türkiye'de çatışmanın ekseni olarak kültürel hakları görüyorlar ise, dünya ölçeğindeki bu büyük paylaşım savaşının piyonu olarak kalmaya mahkûmdurlar” diye yazsam ağır mı olur? Hadi öyleyse yazıyı sert bir üslupla değil, bir değiş tokuş önerisiyle bitirelim. İslamcılara; Mehmet Altan'ı, Ufuk Uras'ı, Yasemin Çongar'ı verelim; onlardan Ali Bulaç'ı, Mehmet Bekaroğlu'nu ve Ayşe Böhürler'i alalım. Yetmez derlerse üstüne bir de Engin Ardıç'ı ekleyelim… Münevver Ayaşlı'nın Cumhuriyet düşmanlığı İslamcı yazarlar arasında en çok yararlandığım yazarların başında merhum Münevver Ayaşlı gelmektedir. O, İslamcıların sembol isimlerinden biridir... Özellikle her kitabında mutlaka “Selanik'te doğdum ama umumi manada anlaşıldığı gibi Selanikli değilim“ demesini hep tebessümle okurum. Öyle olsa ya da böyle olsa ne fark eder ki? Yazılarının değeri mi düşer; saygınlığı mı azalır? Ya da hitap ettiği cemaatteki etkinliği mi? Neyse... Münevver Ayaşlı tam bir “Osmanlı aristokratıdır.“ Osmanlı İslamcılarının son temsilcilerindendir. Cemaleddin Afgani'nin tüm öğrencileri gibi o da, Batılılaşma ile gelenek arasında sıkışmıştır. Kitaplarında, saraya ve Osmanlı kültürüne ne kadar bağımlı olduğunu özenle- ısrarla gösterir. Saltanatı ve halifeliği kaldıran Cumhuriyet'e ise ateş püskürür. Cumhu-riyet'i Osmanlı kültürünün, hayat tarzının, terbiyesinin yıkılmasının sebebi olarak görür. Ancak... Rahmetli Ayaşlı, saray sevgisini o kadar abartır ki, salt Osmanlı sarayını değil Avrupa'daki tüm saraylara övgüler dizer. Bu yıl çıkan “Hamin-ne'nin Suret Aynası“ adlı eserinde İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth ve Hollanda Kraliçesi Juliana'ya övgüde sınır tanımaz. “Bu güzel, akıllı, müdebbir (tedbirli), memleketini ve eski ‚hayali cihan değer' maziden arta kalan ‚Commun World'ü gayet iyi idare eden bu dört çocuk anası ve çok iyi zevce genç kadın kimdir: II. Elizabeth!“ Peki Münevver Ayaşlı kimi sevmez? ”Efendim, Napolyon karakter bakımından de pek sağlam bir şey değildi. İhtilal subayı olarak sahneye çıkan Napolyon bir imparatorluk kurmuştu. Krallar ve hanedanlar aleyhinde olan Napolyon, Avrupa'nın en eski bir hanedanı olan Habsburglardan kız istedi ve Avusturya imparatoriçesinin kızını aldı. Napolyon bir kraliyet ailesine mensup olmamanın ve meşru yoldan tahta oturmamanın kompleksi içinde idi. Enver'i Napolyon'a benzetebiliriz. Baldırıçıplak bir ihtilalci olarak sahneye çıkan Enver, sonradan padişahın damadı olmak ihtirasına düşmüştü.“ Ona göre, Napolyon kötüydü General de Gaulle iyiydi; çünkü, “dünyadaki tek emperyalist ülke“ olan Sovyetler Birliği“ ne karşı çıkmıştı! Türkiye'deki İslamcıların düşünsel paradigmasını “Osmanlı aristokratı“ Münevver Ayaşlı gibi yazarlar oluşturdu. |
|
|
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
26/8/2009 - İlk Cumhurbaşkanlığı seçimi Atatürk'ü öldürüyordu! |
İlk Cumhurbaşkanlığı seçimi Atatürk'ü öldürüyordu!
Soner YALÇIN 19.08.2007
İlk cumhurbaşkanlığı seçimi, Atatürk'ün iki kez kalp krizi geçirmesine neden oldu. Çankaya Köşkü'nde iki gün arayla gelen krizler, neden herkesten gizli tutuldu? Kalp krizlerinin sebebi, cumhuriyet fikrine karşı çıkan hilafet yanlısı muhalifler miydi? Kalp krizleri Atatürk'ün hayatını nasıl etkiledi?
Tarih: 11 Kasım 1923. Yer: Çankaya Köşkü Atatürk, öğle yemeğinde çok sevdiği etsiz kuru fasulye yiyordu.
Birden göğsünün arka tarafından sol kolunun dirseğine kadar yayılan çok şiddetli bir ağrı hissetti. Terden vücudu sırılsıklam oldu.
Ağrılarını kimseye hissettirmek istemedi, ancak dayanılacak gibi değildi.
Başı masaya düştü.
Şanslıydı; Sağlık Bakanı Dr. Refik Saydam öğle yemeğinin konukları arasındaydı. İlk müdahaleyi o yaptı.
Atatürk, odasına yatırıldı. Kalp krizi geçirmişti.
Bünyesi pek sağlıklı değildi. Sağlıklı olması da mümkün değildi zaten. Ömrü savaş cephelerinde geçmişti. Trablusgarp Savaşı'nda gözlerinden rahatsızlanmıştı. Birinci Dünya Savaşı'nda böbrekleri iflas etmişti. Sakarya Savaşı'nda ise attan düşüp kaburga kemiklerini kırmıştı.
Ancak, ilk kez kalp krizi geçiriyordu.
Sebebi, aşırı yorgunluk ve stresti.
Cumhuriyet'in ilanı sancılı olmuştu. İstanbul gazetelerinde sürekli eleştiri yazıları çıkıyordu; hilafeti savunuyorlardı.
Başta Rauf Orbay olmak üzere, dava arkadaşları açıktan açığa cumhuriyet fikrini eleştiriyordu.
Başbakanlıktan Fethi Okyar'ın alınıp İsmet İnönü'nün getirilmesi hiç kolay olmamıştı. Hükümet krizi zor atlatılmıştı ve aslında tüm bu siyasal olayların temelinde cumhuriyetin ilanı ve Atatürk'ün cumhurbaşkanı seçilmesi vardı.
İKİNCİ KALP KRİZİ
Evet; Atatürk, cumhuriyeti ilan etmiş; cumhurbaşkanı seçilmiş...
Ama bu olaylar sağlığına mal olmuştu.
İlk krizi çabuk atlatmıştı. Fakat bu son olmayacaktı.
İki gün sonra...
13 Kasım 1923.
Çankaya Köşkü...
Atatürk, öğleyin Köşk'ün bahçesinde yürüyüşe çıktı. Köpeği Foks'la oynadı. Yorulduğunu hissetti. Bahçedeki masaya geçerek, kahve istedi.
Kahvesinden bir yudum almıştı ki, sandalyeden yere düştü.
Yine kalp krizi geçiriyordu.
Koruma memuru Kemal Özada, garsonu Cemal Granda, şoförü Remzi Öztunç hep birlikte Atatürk'ü odasına taşıdılar.
Baygındı. Hava alması için odanın pencereleri açıldı, burnuna kolonya koklatıldı. Koluna iğne yapıldı.
Kendine gelir gibi oldu. Sorulara yanıt vermiyordu. Sadece yattığı yerden neler olduğunu anlamaya çalışıyordu.
İki gün içinde iki kalp krizi geçirmesi üzerine, İstanbul'dan kalp doktoru Prof. Neşet Ömer İrdelp çağrıldı.
Doktor İrdelp, Ankara'ya geldi ve Atatürk'ü iyice muayene etti. Teşhisi aynıydı; çok çalışmaktan ve stresten ileri gelen "elemi asabi" kalp krizlerine neden olmuştu.
Dinlenmesi gerekiyordu. Bir de perhiz yapmalıydı. Yani içkiyi ve günde yaklaşık 30 bardak içtiği kahveyi azaltmalıydı. Sigara ise 10 adedi geçmemeliydi.
LATİFE HANIM OLSUN!
Atatürk'ün kalp krizi geçirmesi, basından gizli tutuldu. Muhaliflerin eline koz vermek istenmiyordu.
Ancak haber duyuldu. Başta "İkdam" gazetesi olmak üzere cumhuriyet muhalifleri Atatürk'ün ülkeyi yönetemeyecek kadar hasta olduğu dedikodusunu yaydılar.
Gazeteciler Çankaya Köşkü'nün önünden ayrılmıyordu. Hükümet resmi açıklama yapmıyordu. Tek açıklamayı, Ankara'dan İstanbul'a dönen Prof. İrdelp yaptı. Aşırı yorgunluktan dolayı küçük bir kalp spazmı geçirmişti. Dinlenip geçebilecek bir hastalıktı bu.
Bu arada Atatürk'ün durumunun ağır olduğu söylentilerine inanan bazı çevreler, Atatürk'ün yerine Latife Hanım'ın cumhurbaşkanı olması gerektiği gibi absürd fikirler ortaya attılar.
Atatürk sıhhatine kavuştuktan sonra kendisine ziyarete gelen Ali Fuat Cebesoy gibi arkadaşlarına, "öteki dünyaya gidip geldiğini" söyledi.
Doktorların tavsiyelerini dinleyip perhize uyacaktı.
YİNE KALP KRİZİ
Ama iki ay sonra sağlığına kavuşunca perhize son verdi. Latife Hanım'ın ısrarları da yeterli olmadı, hatta ilk kavgaları bu nedenle çıktı.
Annesi Zübeyde Hanım ve babası Ali Rıza Efendi kalp hastasıydılar, dikkatli olması gerekiyordu. Ancak yeni temellere dayanan yeni bir devlet kurmanın yolu yorulmaktan geçiyordu.
Hep çalıştı ve benzer krizler Atatürk'ü hiç yalnız bırakmadı. Nutuk'u hazırladığı 1927 yılının 22-23 ve 28 Mayıs'ında da üç kez kalp spazmı geçirdi.
Bu dönemde Almanya'dan gelen Prof. Kraus ve Prof. Von Romberg Atatürk'ü muayene ettiler.
Dört yıl önceki teşhisten farklı bir şey söylemediler. Fazla çalışmaması gerekiyordu.
Ancak Atatürk'ün Alman doktorların tavsiyelerine uyması zordu. Devrimlerin kesintiye uğramaması gerekiyordu.
Bile bile ölüme koştu...
İşte ilk cumhurbaşkanlığı seçimi ülke siyasi tarihi dışında Atatürk'ün kişisel tarihi açısından da bu denli güç şartlar altında, azim ve kararlılıkla hayati kararların alındığı ve uygulandığı bir dönemdi.
Latife Hanım'dan Erdoğan'a mektup
Sayın Başbakan,
"Birinci Cumhurbaşkanımız Atatürk'ün eşi de türbanlıydı" şeklindeki açıklamanız üzerine bu mektubu tarihe karşı bir borç duygusuyla kaleme aldım.
Bilmenizi isterim ki, zorunluluk olmadığı dönemlerde ne ben, ne de ailem hiçbir zaman başörtüsü kullanmadık.
Londra'da Chislehurst Tudor Hall School ve Paris'teki Sorbonne Üniversitesi'nde okurken başım açıktı. Pasaportumdaki fotoğrafımda bile başım açıktı.
İzmir'deki yaşamımda da örtünmedim. Sadece sokağa çıktığım zaman mecburen başıma bir örtü geçiriyordum. Bu örtünme benim kişisel isteğim değildi. Dönemin gelenekleri-ádetleri bunu emrediyordu.
Başörtüsüne ilişkin Osmanlı hukukunda zorunlu bir yasa olmamasına rağmen, başınızın, yüzünüzün açık olması kadı huzuruna çıkarılıp kınanmanıza neden olurdu. Bir kadının bu kınamaya maruz kalması ise itibarının-namusunun yok olması demekti.
Bu nedenle örtünmeye mecburdum.
25 Kasım 1925'teki şapka kanunu ile başlayıp, 3 Aralık 1934'te çıkan 2596 sayılı kanun ve 18 Şubat 1935'te çıkan 2933 sayılı kıyafet yasalarıyla süren reformlar kadınların giyim konusunda tamamen özgürleşmesini sağladı.
Ve ben de örtüyü kaldırıp attım.
Sayın Başbakan,
Büyük önder Mustafa Kemal'le evlendikten sonra mecburen, devlet görevi gereği örtündüm.
Ancak benim örtüm biraz farklıydı: Döneme göre modern giyiniyordum; çarşaf giymiyor, peçe takmıyordum.
Yüzümü tümden açık bırakan kendime özgü başörtüm, tayyörlerim, pelerinlerim, çizmelerim, elmas küpelerimle o dönem için çok farklı bir giyim tarzına sahiptim.
Bu tarz, yabancı gazetelerde haber bile oldu.
17 Mart 1923 tarihli İngiltere'de yayınlanan London Illustrated News ile ABD'de yayınlanan 14 Mart 1923 tarihli New York Times gazetelerine göz atarsanız, Türk kadının özgürlük simgesi olarak beni gösterdiklerini görürsünüz.
Diğer yandan, büyük önder Atatürk'le birlikte erkek meclislerinde bulunmam, lokantalara gitmem, toplantılarda bacak bacak üstüne atmam da yadırganıyordu.
Bu nedenle gizli bir örgüt olan "Anadolu Osmanlı İhtilal Komitesi", benim kıyafetim ve davranışlarımı kastederek, "Yarın senin de karı ve kızının bu hallere getirileceğini, ırz ve namusunun mubah kılınacağını düşün, vicdanına kulak ver, dininin namusunun ne kıratta bir Millet Reisi elinde oyuncak olduğunu anla! Ey Müslüman, fazla söze hacet yok, din ve ırk ocağımızın haremine kadar uzanan bu eli bugün kırmazsan dinine, Kuran'ına, ırz ve namusuna ebediyen veda et" şeklinde bildiriler dağıttı. Ben yılmadım ve hiç korkmadım.
Sayın Başbakan,
Önemle belirtmek istiyorum: "Atatürk'ün eşi de başörtülüydü" polemiği yarın tehlikeli tartışmalara neden olabilir.
Birileri çıkıp "Atatürk'ün döneminde içki yasaktı, halifelik kurumu vardı, laiklik yoktu, kadınlara çalışma izni yoktu" diyebilir!
Oysa bunlar da tıpkı "benim başörtüm" gibi dönem şartları altında değerlendirilmesi gereken konulardır.
Sayın Başbakan,
Devlet görevi gereği, siyasal kriz çıkmaması için, kısa bir süre zorunlu olarak giydiğim başörtüsünün bu şekilde değerlendirilmesine çok üzülüyorum.
Ayrıca düşünüyorum da, bu polemiği çıkaranlar, "Cumhurbaşkanı eşinin başının açık olması gerekiyor" diyenlerle aynı safta olduklarının farkındalar mı acaba?
Unutmayınız ki bizim dönemimizde de bazı çevreler, "Cumhurbaşkanı eşinin başının kapalı olması gerekiyor" diyordu! Yazdığım gibi, bunu devlet görevi olarak kabul ettim ve örtündüm.
Madem böyle bir tartışmanın doğmasına neden oldunuz, şimdi size soruyorum: Sayın Hayrünnisa Gül de tıpkı benim yaptığımı yapar, başörtü meselesini devlet görevi sayar ve başını açar mı?
Sayın Başbakan,
Bu gereksiz tartışmalarla ne beni, ne de Hayrünnisa Hanım'ı siyasete "malzeme" yaptırmayınız lütfen.
Size çalışmalarınızda başarılar diler, kuracağınız 60. hükümetin vatanımıza, milletimize hayırlar getirmesini dilerim.
Saygılarımla,
Latife Mustafa Kemal
Abdullah Gül, Einstein gibi yapabilirdi!
İsrail Başbakanı Ben Gurion, "modern fiziğin dehası" Albert Einstein'a çok gizli kaydıyla bir mektup gönderdi. Einstein mektupla gelen teklife çok şaşırdı. Bu teklife Einstein'ın verdiği yanıtla cumhurbaşkanı adayı Abdullah Gül'ün ne ilgisi vardı?
Tarih 16 Kasım 1952
ABD, New Jersey, Princeton
O gün Albert Einstein için hayli hareketli geçti.
Mütevazı evinde sabah kahvaltısı yaparken okuduğu New York Times'taki habere gülüp geçti.
Ancak bir saat sonra İsrail'in Washington büyükelçisi Abba Eban imzalı "çok gizli" damgalı mektup olayın rengini değiştirdi.
Gülüp geçtiği haber, doğruydu.
İsrail'in ilk cumhurbaşkanı Chaim Weizmann vefat etmişti.
İsrail Başbakanı Ben Gurion bu nedenle, Albert Einstein'a İsrail'in cumhurbaşkanı olmasını teklif ediyordu.
Weizmann dünyaca ünlü bir kimyacıydı. İsrailliler şimdi de ünlü bir fizikçi olan Einstein'ın cumhurbaşkanı olması istiyorlardı.
Nobel fizik ödülü sahibi Einstein, bilim çalışmaları yanında toplumsal konulara da ilgisiz değildi.
Yahudi'ydi; ama Yahudiliği dini inançtan çok kültürel boyuttaydı. Dinsizdi.
Önceleri Yahudi sorunuyla pek ilgili değildi; milliyetçilik fikrine karşıydı; dünya vatandaşlığını savunuyordu. Komünistti.
Savaş sonrasında komünist olduğu gerekçesiyle ABD'de soruşturmalara uğradı; hatta vatandaşlıktan atılması bile gündeme geldi.
Ve tüm bunlara rağmen İsrail onu cumhurbaşkanı olarak görmek istiyordu.
Karar vermekte zorlandı, sıkıntısı kararsızlık değil, insanları üzmeden olumsuz cevabı nasıl vereceğiydi.
18 Kasım 1952'de büyükelçi Abba Eban'a şu mektubu gönderdi:
"Devletimiz İsrail adına şahsıma yapılan teklif beni son derece duygulandırdı, ama aynı zamanda üzdü. Zira bu teklifi kabul etmem mümkün değil.
Ömrüm boyunca kendimi cisimlerin dünyasına adamış olduğumdan, insanların dünyasıyla ilgilenmek ve resmi görevlerle uğraşmak için gerekli deneyimden de, doğal yetenekten de yoksunum.
İleri yaşım her halükarda gücümü sınırlamamış olsaydı da, böylesine önemli bir makamın gereklerini yerine getiremezdim. Tüm bunlar benim için çok üzücü.
Yahudi halkıyla aramdaki ilişkinin, uluslar bünyesindeki nazik konumumuzun bilincine vardığımdan beri en fazla gönül verdiğim şey haline gelmiş olması üzüntümü daha da artırıyor.
Bu ağır ve zor görevin üstesinden gelebilecek birinin bulunmasını tüm kalbimle diliyorum..."
Albert Einstein cumhurbaşkanlığı teklifini reddetti.
Sonuç: Bizim gibi Üçüncü Dünya ülkelerinin en sorunlu yanı sağlıklı bir demokrasinin olmamasıdır. Bunun temelinde de uzlaşma kültürünün yoksunluğu yatar.
Keşke Abdullah Gül de, uzlaşma kültürünün kökleşmesi için fedakárlıkta bulunup, "makamları hiç önemsemeyen" Einstein'ın tavrını sergileyebilseydi! |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
26/8/2009 - TARİHİN LABİRENTLERİNDE (Sabetayistler'in peşinde) |
TARİHİN LABİRENTLERİNDE (Sabetayistler'in peşinde)
Sabetayistler... Türkiye'nin gündeminden düşmeyen ama gündemine de bir türlü gelmeyen bir tabu. Dini kesimin yıllarca gizliden açığa yükselen bir dalga ile sövdüğü, en son Yalçın Küçük'ün kitaplarında enine boyuna "haşladığı" bir tabu. İşte o tabu şimdi Soner Yalçın'ın kitabında yıkılıyor. Bir tarikat, bir din ya da hiç oluşmamış bir oluşum... Soner Yalçın, son kitabı "Efendi"de Sabetayist bir ailenin Evliyazedeler'in hayatını inceleyeceğini söylediğinde, açık söyleyeyim, ben de bugüne kadar Sabetayistler'in ele alınış şeklinden ürküp "Sen de mi" tepkisini gösterdim. Hatta uzun süre bu konu üzerine tartıştık. Ta ki kitap bitene, ben okuyana kadar. Sabetayistler bugüne kadar biraz da işin doğası gereği Türkiye'de gizlendiler. Eleştiriler karşısında genelde bir inkâr ve hep bir savunma halindeydiler. Sabetayistler, ilk kez son Osmanlı ve ilk cumhuriyet yıllarındaki rolleri, demokratik kültüre katkıları ve birbirleri arasındaki kapalı dayanışma açısından anlatıldığı komplekssiz bir çalışmada ele alınıyor. Türkiye'de bugüne kadar Fethullahçı'sından, Müslümanlığın her türlü yönelişine kadar pek çok konu tartışılmış, tarihi ve bugünkü perspektiften olumlu olumsuz yanları işlenmişken, Sabetayistler'i bunun dışında tutmak gerçekten anlamsız. Soner Yalçın'ın özel sohbetlerimizde dediği gibi "Türkiye'nin oluşumuna bu kadar katkısı olan ve devletin üst yönetiminde ve burjuvazisinde yani gerçek 'Beyaz Türkler'in saflarında son yıllarda azalsa da Sabetayist ailelerin etkilerini görmezden gelmek çağdışı bir zihniyet." Akrabalık ilişkileri, düşünce akımlarındaki rolleri, İttihat Terakki çizgisi, Selanik kökenli oluşları ve birbirlerini bir örgüt bağlılığında tutmaları, kollamaları ile Türkiye Cumhuriyeti'nin bu gizli "dini" ilk kez tarihi bir perspektiften anlatılıyor. Evliyazadeler, tarihin tozlu sayfalarında bugün unutulsa da bir zamanlar o sayfaları yazan kahramanları içinden çıkarmış bir aile... Akraba evliliğinin bedelini fiziksel ve ruhsal kayıpları ile ödemiş ve bugün nerede ise köşesinde inzivaya çekilmiş bir aile. Soner Yalçın, dipnotlarından neredeyse yeni bir kitabın çıkartılabileceği "Efendi" kitabında pek çoğunu yakından tanıdığımız isimlerin bu aile ilişkisini ve elbette birbirleriyle kendilerinin bile fark etmediği akrabalıklarını yazmış. Niyetim size kitabı uzun uzun anlatmak değil. Efendi'nin en ilginç yanı, renkli dipnotları. O yüzden sadece dipnotlarından yola çıkıp Efendi'de yer alan "Beyaz Türkler"in ilginç akrabalıklarına şöyle bir değinelim isterseniz.
ADNAN MENDERES İLE EMRE KONGAR VE GÜNDÜZ VASSAF AKRABA Adnan Menderes'in halasının kızı Güzide Filibeli, Nihat (Anılmış) Paşa ile evliydi. Çiftin iki oğlundan biri olan Fuat, Emre Kongar'ın halası Perihan Hanım ile evlendi. Adnan Menderes'in halası Sacide Hanım'ın oğlu Kenan Akmanlar'dı. Kenan Akmanlar'ın eşi Lütfiye, Prof. Emre Kongar'ın halasıydı. Adnan Menderes'in çocukluk arkadaşı da Edhem Vassaf'tır. SHP'nin Aydın teşkilatlanmasında görev yapan ve milletvekili de olan Edhem Vassaf'ın oğlu gazeteci Gündüz Vassaf'tır. Edhem Vassaf, Mustafa Kemal Atatürk'ün halası Nimet Hanım'ın torunu Münire Hanım'ın oğludur. Mahzar Osman'ın da asistanlığını yapmıştır.
MUSTAFA KEMAL VE MENDERES BACANAK OLACAKTI Evliyazade Naciye Hanım'ın kızı Berin, Adnan Menderes ile evlendi. Diğer kızı Güzin ile Mustafa Kemal Atatürk evlenebilseydi Adnan Menderes ve Atatürk bacanak olacaktı. Mustafa Kemal ve Latife Hanım'ın evliliği Mustafa Kemal'i Adnan Menderes ile akraba yaptı. Adnan Menderes'in halasının eşi Ahmed Hamdi Efendi, Uşakizade Hacı Ali Efendi'nin kızının çocuğuydu.
KOÇ AİLESİ İzmir'in önemli ailelerinden biri de Giraud Ailesi'ydi. İzmirli Evliyazade Ailesi ile iş ortaklığı da yapan Giraud'ların kızlarından biri olan Caroline, Vehbi Koç'un torunu Mustafa Koç ile evlendi. Mustafa Koç'un annesi Çiğdem Meserretçioğlu da İzmirli'dir. Onun kardeşi Güldem Hanım, İpragaz'ın sahibi Yücel Kurttepeli ile evlidir. Çiğdem Hanım'ın dayısı ünlü armatör Kemal Sadıkoğlu'dur. Kemal Sadıkoğlu'nun kızları ünlü isimler ile evlenmiştir. Varlık Hanım, Alp Yalman'la, Berna Hanım Feyyaz Toker'la, Rabia Hanım Çapamarka'nın sahibi Vecdi Çapa'yla, Esin Hanım ise Yılmaz Çetiner ile evlidir. Çiğdem Meserretçioğlu, Rahmi Koç'tan ayrıldıktan sonra Rahmi Koç'un anne tarafından kuzeni Haldun Simavi ile evlendi.
SARAYDAN EVLİYAZADELER'E GELEN GELİN VE BÜLENT ECEVİT Sadrazam Ahmet Tevfik Paşa'nın oğlu İsmail Okday Paşa, ilk evliliğini Sultan Vahdettin'in kızı Ulviye Sultan ile yaptı. Bu evlilikten Hümeyra Sultan doğdu. Ulviye Sultan ve İsmail Okday Paşa boşandı. İsmail Okday Paşa ikinci evliliğini Ferhande Hanım ile yaptı. Ferhande Hanım, Bülent Ecevit'in annesi ressam Nazlı Hanım'ın teyzesidir. Sultan Vahdettin'in torunu Hümeyra Sultan'ın kızı Hanzade, ikinci evliliğini Refik Evliyazade'nin torunu Mustafa Yılmaz'ın oğlu Osman Refik Evliyazade ile yaptı. Böylece çok uzaktan da olsa Bülent Ecevit de Evliyazadeler ile akraba oluyordu. Hanzade'nin eşi Osman Refik Evliyazade ilk evliliğini Margo adında bir hanımla yapmıştı. Hanzade onun ikinci evliliğiydi.
KEMAL DERVİŞ - YILDIZ KENTER Fatin Rüştü Zorlu'nun özel kalem müdürü Ziya Tepedelen de Evliyazade Ailesi'ne mensuptu. Gülsüm Evliyazade'nin torunun kızı Leyla'nın ilk eşiydi. Çocukları ise diplomat Kenan Tepedelen. Soyları Tepedelenli Ali Paşa'ya dayanmaktadır. Kemal Derviş, 25 Haziran 2001 tarihinde Hürriyet Gazetesi'ne verdiği röportajda anneanne tarafından Tepedelenli Ali Paşa'nın akrabası olduğunu yazmaktadır. Kenan Tepedelen, Ahmet Naci - Olga Cynhtia Cuthbert'in kızları Yıldız Kenter'in kızı Leyla ile evlendi.
FATİN RÜŞTÜ ZORLU Fatih Rüştü Zorlu, Tevfik Rüştü Aras'ın kızı Emel ile Mustafa Kemal Atatürk'ün huzurunda evlendi. Tevfik Rüştü Aras'ın Rodos'tan akrabası ve Eski CHP Milletvekili - İş Bankası Yönetim Kurulu üyesi olacak Atıf Bayındır, Emel ve Fatin çiftinin evlenmesine aracılık eden kişidir. Bayındır, Fatin ve Emel Zorlu'nun kızları Sevin Hanım, Erden Yener ile evlendi. Çiftin bebeğini dünyaya getiren kişi Dr. Fahri Atabey'di. Dr. Atabey, Yassıada'da görülen Adnan Menderes'in Bebek Davası'nda tanıklık yapmıştı. 31 Mart Ayaklanması sonrasında Başyaver Müşir İbrahim Rüştü Paşa eşi Güzide ile Midilli'ye sürgüne gitti. Çiftin sürgünlüğü daha bebekken tadan oğulları ise gün gelecekte dışişleri bakanlığı da yapacak Fatin Rüştü Zorlu idi. Zorlu Ailesi'nin anlatımına göre Fatin Rüştü Zorlu'nun annesi Güzide Hanım'ın babası Hüseyin Rıfkı Paşa ile Gazi Osman Paşa akrabaydı. Gazi Osman Paşa için yazılan Plevne Marşı 27 Mayıs'a doğru değiştirildi. Şöyle oldu: "Olur mu böyle olur mu, Kardeş kardeşi vurur mu, Kahrolası diktatörler,Bu dünya size kalır mı?" diye dillerde dolaşmaya başlamıştı. Gazi Osman Paşa'nın torunu Fatin Rüşü Zorlu, dedesi için yazılmış marşla idam edilmiş oluyordu. Fatin Rüştü Zorlu'nun anne tarafından dedesi Hüseyin Rıfkı Paşa İkinci Mahmud döneminde, 1827'de eğitim için Fransa'ya gönderilen dört öğrenciden biriydi. Fatin Rüştü Zorlu'nun annesi Güzide Hanım'ın kardeşi Vefik Bey'in kızı Mualla (Eriş) yönetmen Faruk Kenç ile evlendi. Faruk Kenç ikinci evliliğini Belgin Doruk ile yaptı.
|
Bir "garip" arkadaşlık... Adnan ile Ethem
| |
 | Adnan hasta, Ethem başında. Adnan ve Ethem aynı çiftlikte yaşıyor. Adnan, Ethem'in soyadını alıp Adnan Menderes oluyor. Adnan'ın karısı Ethem'i hiç sevmiyor. Birlikte savaşa gidiyorlar. Birlikte terhis oluyorlar. Adnan başbakanken, Ethem İçişleri Bakanı olup eleştirilere göğüs geriyor. Ve dedikodular var! Adnan bir ara söylentiler yüzünden çiftlikten ayrılıyor... Ama... Ama sonra dönüyor. "Garip" arkadaşlık, gerçekten "garip"! Bilmem hatırlar mısınız, Tarık Akan ile Fikret Hakan'ın başrolünü oynadığı, televizyonlarda da defalarca gösterilen bir film vardır. İki amelenin arkadaşlığını anlatır. Filmin bir yerinde Fikret Hakan onca yokluk içinde ne kadar iyi arkadaş olduklarının altını çizmek için şöyle bir cümle sarfeder: "Ne biçim arkadaşız be! arkadaştan da öte..." Nitekim vardır böyle arkadaşlıklar. Arkadaştan da öte durumlar. Sizlere bunlardan bir tanesini anlatmak istiyorum. Aranızda bilenler de vardır ama ben yeni öğrendiğim için ilginç geldi. Bu "ilginç" arkadaşlığın hikâyesi, Soner Yalçın'ın yeni kitabı "EFENDİ BEYAZ TÜRKLERİN BÜYÜK SIRRI"nda yer alıyor ki bu SIR'a ve kitaba önümüzdeki günlerde enine boyuna değineceğiz. Bu iki iyi arkadaşın adları Adnan Menderes ve Ethem Menderes. Soyadlarının aynı olması aklınızı karıştırabilir ama baştan söyleyeyim akraba değiller. Ama "arkadaştan da öte..." bir durum söz konusu. "Efendi"de bu dostluk bakın nasıl anlatılıyor.
SAVAŞTA İKİ "ARKADAŞ" Adnan ile Ethem... Her ikisi de İzmirli. Okuldan arkadaşlar. Ama asıl dostlukları anlatılanlara göre askerde "pekişiyor." Birinci Dünya Savaşı yıllarında her ikisi de Erenköy Talimgâh'ta askerliklerini yapıyorlar. Bu sırada beraber geziyorlar, dertleşiyor, fotoğraflar çektiriyorlar. Mondoros Mütarekesi'nin ardından terhis edilen iki yakın arkadaş (Ali) Adnan ile Ethem, askerlik sonrası 1920'li yılların sonlarında beraber Çakırbeyli çiftliğine yerleşirler. Çiftlik yaşamı iki şehirli genç için kolay değildir. Belinde silah taşımak yerine eğitim görmüş bu iki ağaya, çiftliğin üç kuşaktır kâhyalığını yapan Memişoğlu Mehmet yardım eder. Yine de çiftlikte şartlar çok iyi değildir. Adnan çok geçmeden "Tropika" yani zehirli sıtmaya yakalanır. Ethem yanındadır. Ege'yi işgal eden İtalyanlardan yardım ister. İtalyan komutan Kapitana Moro, çiftliğe doktor olmadığı için eczacısını gönderir. Önce kinin verilir ama Adnan ağırlaşınca Çine'deki İtalyan Enfirma birliğine götürülmesi tavsiye edilir. Bir at arabası ile Ethem, Adnan'ı altı saatlik bir araba yolculuğu sonucu Çine'ye götürür. İtalyanlar yardım etmek için ellerinden geleni yaparlar ama durumu ağırlaşır. Ardından Adnan'a bir Türk doktor yardımcı olur ve yazılanlara bakılırsa bir Yeşilçam filmindeki gibi mucizevi şekilde Adnan iyileşiverir. Ethem tüm bu süreçte Adnan'ı hiç yalnız bırakmamıştır. Beraber çiftliğe dönerler.
AY YILDIZ ÇETESİ "Adnan Menderes'in hayatını kaleme alanlar nedense hep böyle büyük senaryolara ihtiyaç duymuşlar" diyor Soner Yalçın, Efendi'de... Bunlardan bir tanesi de Çakırbeyli Çiftliğinde kurulmuş olan Ay Yıldız Çetesi. Çetenin kurucuları elbette Adnan ile Ethem. Garip olan, Demokrat Partili yıllarda bir dönem tefrikalar halinde yayınlanan bu çetenin "kahramanlık" faaliyetleri, nedense İzmir ve çevresiyle ilgili başka kaynaklarda hiç yer almıyor. Yalnızca 1951 yılında Demokrat Parti milletvekili olan Ali İhsan Sabis'in beş ciltlik hatıralarında yer alıyor. "Harp Hatıralarım" adlı kitaba bakarsanız, Adnan ile Ethem Kurtuluş Savaşı'nda "düşmana karşı" omuz omuza mücadele vermişler. Oysa Efendi'de önemli bir noktanın altı çiziliyor. Ali İhsan Sabis, aslında Malta'da sürgün olarak bulunuyor. Ne zamana kadar dersiniz? 27 Eylül 1921'de Anadolu'ya dönene kadar. Soner Yalçın, o döndüğünde zaten İtalyanların Anadolu'dan ayrıldığının altını çiziyor. Neyse size kitabı anlatmak yerine bu "arkadaştan da öte..." dostluğun izini sürmeye devam edelim. Sakarya'da Yunanlılara karşı kazanılan zaferin ardından Büyük Taarruz hazırlıkları başlamış ve iki kadim arkadaşa da Ankara'nın kesin ve net askerlik çağrısı ile kışla yolları gözükmüştü. Adnan ile Ethem, orduya yeni katılan 2020 subaydan ikisi oldular. Adnan, süvari birliğinde göreve başladı. Ama yine hastalandı. Bu sefer karaciğeri iltihap kapmıştı. Bir süre yatarak dinlenmek zorunda kaldı. Ardından tekrar Söke'ye gönderildi. 5 Nisan 1921'de İtalyanlar bölgeden çekilmek için son hazırlıklarını yaparken, Türklerle iyi geçinen İtalyan komutana veda ziyaretine gelenler arasında iki dost da vardı: Adnan ile Ethem... İtalyan komutan, bu iki gencin modern görünümüne hayran kalmış, üstelik birinin hayatını da kurtarmıştı. 9 Eylül 1922'de Türk ordusu İzmir'e girince Adnan da Kordon'daki sansür şubesinde tercümanlık yapmaya başladı. Elbette Ethem de arkadaşını yalnız bırakmamıştı.
OLMAZ DEMEYİN!!! ADNAN, ETHEM'İN SOYADINI ALIYOR Savaş sonrasında Adnan ile Ethem yine Çakırbeyli çitliğinde yaşamaya başladılar. Bir dedikodu yüzünden bir dönem Adnan çiftlikten zorunlu olarak uzak kalsa da yeniden döndü. Berrin Hanım ile evlendi. Ethem de evlendi... 21 Haziran 1934'de TBMM'den çıkan soyadı kanunu ile iki yakın arkadaş kendilerine yeni soyadları seçtiler: Ali Adnan ERTEKİN ve Ethem MENDERES. Ancak iki yıl sonra garip bir şey oldu. Ali Adnan ERTEKİN, Ethem ile aynı soyadı taşımak istedi ve mahkemeye başvurup soyadını değiştirdi. O artık Adnan Menderes'ti. Adnan ile Ethem MENDERES. Bu konuda yorumlar muhtelif... "Neden böyle bir soyadı değişikliğine gerek görüldü?" sorusu bugüne kadar kimse tarafından sorulmamış. Ancak "Efendi" kitabına bakarsanız, o yıllarda evlenmiş olan Adnan Menderes'in eşi Berrin Menderes ile Ethem'in arasındaki soğukluğun en büyük nedeni bu soyadı meselesiydi. Bu arada Ethem de bir başka jest yapıp doğan çocuğuna en yakın arkadaşı Adnan'ın adını verdi.
DEMOKRAT PARTİ'DE DE BERABERLER Berrin Menderes, Ethem'e karşı olumsuz duygularını hiç saklamasa da Adnan ile Ethem'in arasına da hiç giremedi. DP iktidara geldiğinde Ethem Menderes de Aydın'dan milletvekili olarak meclise girdi. Ardından Adnan başbakanken, Ethem Menderes İçişleri Bakanlığı görevini yapmaya başladı. 1954 seçimlerinden sonra Adnan Menderes başbakanken, Ethem Menderes bu sefer Savunma Bakanlığı görevindeydi. Ethem Menderes, teşkilattan ya da muhalefetten Adnan Menderes'e yönelik tüm saldırılarda kendini siper etmekten hiç sakınmadı. Ama bunun yanı sıra Adnan Menderes'e karşı sesini yükseltebilen tek isimdi. Bir ara başkanı olacağı Türkiye Jokey Kulübü'ne de o yıllarda üye oldu.
ADNAN'I İDAMA ETHEM UĞURLADI 27 Mayıs darbesi pek çok hayatı altüst etmiş ama ikilinin dostluğunu bozamamıştı. Yassıada'da kalanlar arasında Adnan Menderes ile birlikte Ethem Menderes de vardı. Tüm yargılama sürecinde de beraberdiler. Hatta Adnan Menderes asılmadan bir gün önce intihar etmeye kalkınca, ziyaretine adanın komutanı Tarık Güryay ile birlikte Ethem Menderes de gelmişti. İkisi de idam kararının birkaç saat içinde uygulanacağından haberdar değillerdi. Eski günlerden konuşmaya başladılar. Adnan Menderes, kurtulursa Çakırbeyli çiftliğine gidip Çine Çayı'nın kenarında bulunan söğüt ağaçlarının altında oturacağını ve bir daha siyasetle ilgilenmeyeceğini söyledi yakın arkadaşı Ethem'e... Sıcak sohbeti Tarık Güryay böldü. Tedavisi için Deniz Hastanesi'ne götürüleceğini söyledi Adnan Menderes'e... Adnan'ın hazırlanmasına Ethem yardım etti. Adnan ile Ethem son kez işte o hücrede karşılaştılar ama vedalaşamadan ayrıldılar. Adnan Menderes'i götüren vapur Deniz Hastanesi'ne değil İmralı'ya gitti... Sonrasını sanırım biliyorsunuz...
Cüneyt Özdemir, Haftalık, 15.05.2004 |
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
14/7/2009 - Bakü'nün Carla Bruni'si |
Bakü'nün Carla Bruni'si
İngiltere'ye resmi bir ziyarette bulunan Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev'den çok eşi Mihriban Aliyev ilgi gördü. Mihriban Aliyev "Bakü'nün Carla Bruni"si olarak tanımlandı.
Hazar doğalgazını Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşıyacak 7.9 milyar Euro’luk Nabucco Projesi’nde ilk büyük adım dün atıldı. Ankara’da 5 geçiş ülkesinin liderleri hazır bulundu ama gaz sağlayıcı ülke olan Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev Ankara'ya gelmek yerine İngiltere'nin başkenti Londra'ya gitti. İngiltere'deki geziye İlham Aliyev eşi Mihriban Aliyev ile birlikte katıldı. Alman Bild gazetesi Azerbaycan'ın first ladysini Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'nin eşi Carla Bruni'ye benzeterek, "Bakü'nün Carla Bruni"si diye manşetine taşıdı.
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
14/7/2009 - Fransız kablocu ’altyapı’yı gördü Avrupa’dan i |
Fransız kablocu ’altyapı’yı gördü Avrupa’dan iki fabrikasını getirdi
Yıllık 7 milyar Euro cirosu bulunan Fransız kablo üreticisi Nexans, Denizli ve Tuzla’daki fabrikalarına son üç yılda yaptığı 30 milyon dolarlık ek yatırımın ardından, İrlanda ve İngiltere’deki üretim hatlarını da Türkiye’ye taşıdı.
Nexans’ın Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO’su Frederic Vincent, "Enerji ve data kablolarındaki üretimi yaygınlaştırmak için İngiltere ve İrlanda’da bulunan üretim hatlarını, Türkiye’de faaliyette olan Denizli ve Tuzla fabrikalarımıza taşıdık. Böylece satış hacminde 50 milyon dolarlık artış sağlamayı hedefliyoruz" dedi.
27 milyon Euro’luk kár
Enerji şebekeleri, demiryolu hatları, telekom ağları, inşaat, petrol ve doğalgaz gibi sektörlere 39 ülkede kablo üretimi yaptıklarını belirten Vincent, "Avrupa, Ortadoğu ve Afrika (EMEA) bölgesinde faaliyette bulunan 10 fabrikamızın, 2’si Türkiye’de. Bunlar için 30 milyon dolarlık yatırım yaptık. 2008’de bu bölgede 27 milyon Euro’luk işletme kárı sağladık. Kárın yüzde 38’i Türkiye gerçekleşti" dedi.
Satın almalarla büyüyor
Vincent, şirketin halka açıldıktan sonra satın almalar ve konsolidasyonlarla büyüdüğünü belirtti ve şunları söyledi: "Satın almalar yoluyla ciromuzu 1 milyar Euro oranında artırdık. Türkiye’deki şirketlerle de ilgileniyoruz. Türkiye’den, başta İngiltere, Irak, Rusya, Ortadoğu ve Türki Cumhuriyetler olmak üzere, dünyanın dört bir yanına ihracat yapıyoruz. Türkiye’de elde ettiğimiz 284 milyon dolarlık satışın yüzde 50’si ihracattan geliyor."
Türkiye’de rüzgár enerjisi için nakil hatları da üretebiliriz
RÜZGAR enerji santralları alanında önemli bir deneyime ve teknolojiye sahip olduklarına da değinen Frederic Vincent, "Rüzgar türbinlerine yönelik bağlantı kablolarını döşüyoruz. Ayrıca türbinlerde üretilen elektriğin de genel enerji hatlarına aktarılmasını sağlayan nakil hatlarını kuruyoruz. Şu anda bu kabloların üretimi Avrupa’da yapılıyor. Türkiye’de rüzgar enerjisinin toplam enerji üretimindeki payı artarsa bu kabloların Türkiye’de üretimine de geçebiliriz" dedi.
Türkiye’de 9 milyon Euro’luk kontrat
NEXANS Türkiye Genel Müdürü Nursel Aydıntuğ ise, altyapı çalışmalarının Türkiye faaliyetlerinin yüzde 53’ünü kapsadığına işaret ederek, şöyle konuştu: "Enerji şebekeleri, demiryolu hatları, telekomünikasyon ağları ve havalimanlarına özel kablolar üretiyoruz. Türkiye’de metro ve hafif raylı sistemler gelişiyor, buralarda bizim ürünlerimizin kullanımları ön plana çıkacak. Türkiye’deki projelerdeki projelerde 5 milyon Euro’su Marmara’yla olmak üzere toplamda 9 milyon Euro’luk kontratımız var." |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
7/7/2009 - Bir rüzgar esti, bütün köylüler köşe oldu |
| Bir rüzgar esti, bütün köylüler köşe oldu |  | Enerji yatırımları için coğrafi elverişlilik gösteren köyde araziler 10-15 kat değerlendi. Dev şirketlerin bir biri ardına santral kurdukları bölgede, arazi için toplam 80 milyon TL'ye yakın para alan köylüler, lüks hayatın keyfini sürüyor."Bandırma'ya 130 yıl önce Bulgaristan'dan göçmüşüz. Hep çiftçilik yaptık, kıt kanaat geçindik. Bir gün bana ömrüm boyunca sürdüğüm bu arazilerin altın değerinde olacağını söyleseler, 'Hadi oradan' derdim. Ama bir gün birileri geldi, arazilerimize büyük para ödedi ve bizi zengin etti..." Bandırma'ya yaklaşık 30 kilometre uzaklıkta bulunan Buğdaylı köyünde yaşayan 78 yaşındaki Hüseyin Meşeli, başlarına konan "talih kuşu"nu işte bu sözlerle anlatıyor. Bölgede Hüseyin Dede ve onun gibi yaklaşık 500 köylü, babadan kalma arazilerini enerji yatırımları planlayan dev şirketlere satarak zengin oldu. Bugüne kadar bölgedeki araziler için köylülere yaklaşık 80 milyon TL'lik ödeme yapıldığı belirtiliyor. Düne kadar gözü kulağı hükümetin açıklayacağı ürün taban fiyatlarında olan köylüler, şimdilerde lüks arabalara biniyor, villa tipi evler yaptırıp Türkiye'nin turistik bölgelerinden arazi satın alıyor. Türkiye'nin ihtiyacı olan yeni enerji yatırımları için Güney Marmara'ya akın eden EnerjiSA, Çolakoğlu, Borusan gibi dev şirketler Bandırma ve çevresindeki çorak arazileri, değerinin 10-15 kat üzerinde fiyatlarla satın alıyor. Yakın zamanda Taş Yapı, Ağaoğlu ve adı henüz açıklanmayan bir İtalyan şirketin de bölgede enerji yatırımı için düğmeye basması bekleniyor. İlgili röportaj: Rüzgar artık Türkiye için esecek Köylüye 80 milyon TL ödendi Çanakkale, Amasra ve Bozcaada ile birlikte Türkiye'nin en çok rüzgâr alan bölgesi olarak bilinen Bandırma, rüzgar ve elektrik üretimine ilişkin büyük çaplı enerji yatırımları için "cazibe merkezi" haline geldi. Bandırma-Çanakkale Yolu üzerindeki Buğdaylı, Edincik, Bezirci, Paşaçiftlik, Hıdırköy ve Şirinçavuş köyleri ve çevresindeki geniş tarım arazileri, son 2 yıldır yatırımcıların yeni gözdesi olmuş durumda. Araziler için köylülere ödenen paranın 80 milyon TL'yi bulduğu belirtiliyor. Bir anda zengin olan köylülerin hayatı, baştan aşağıya değişmiş durumda. İlk iş olarak köylerindeki sağlık ocağı ve camilerin aksayan yerlerini tamir ettiren köylüler, ardından kendi özel harcamalarına yönelmişler. Adeta küçük bir şantiyeye dönen köylerde, çiftçiler bir yandan hayvan otlatıyor bir yandan da 2-3 katlı villalarının temelini atıyorlar. Köy yolları lüks araçlardan ve traktörlerden geçilmezken, köylü kızlar bile direksiyon başına geçip yeni arabalarıyla "hava" atıyor.  Buğdaylı köylüsü 'köşe' oldu
En fazla arazi satan köylerin başında gelen Buğdaylı Köyü, şimdiden bölgede nam salmış durumda. 250 haneli köyde 100'den fazla kişi arazilerini Erdemir'den sonra Türkiye'nin en büyük demir-çelik şirketi olan Çolakoğlu Metalurji'ye sattı. Köy Katibi Süleyman Yazıcı, köylünün toplam 3 bin 800 dönümlük arazi sattığını belirterek, "Düne kadar kimsenin 5 bin TL vermediği araziler, 25-30 bin TL'ye satıldı. Hayvan otlatılan topraklar köylüyü zengin etti" diyor. Alıcı firmanın araziler için farklı bir fiyat tarifesi uyguladığını dile getiren Yazıcı, tamamıyla çorak arazilerin 11 bin TL'ye, zeytinliklerin 25 bin TL'ye, deniz kıyısındaki arazilerin ise 30-35 bin TL'ye satın alındığını kaydediyor. Satışlardan elde edilen gelirin Buğdaylı'nın çehresini değiştirdiğini anlatan Yazıcı, "Bazı köylülerin arazi satışından 700-800 bin TL kazandığı oldu. Köylü parasını alınca önce arabasını değiştirdi, sonra evini yeniledi. Köye 60 sıfır araba, 15 çift çekerli sıfır traktör, 10'a yakın ikinci el araba girdi. Bazıları çocuğuna Bandırma'da iş kurdu, bazıları da turistik beldelerde arazi satın aldı" diye konuşuyor. Yazıcı, Buğdaylı Köyü Muhtarlığı'nın da arazi satışından karlı çıktığını, tapusu muhtarlıkta bulunan arazilerin satışından yaklaşık 900 bin TL'lik gelir elde ettiklerini söylüyor. Köyde en fazla toprak satanlardan biri olan 78 yaşındaki Hüseyin Meşeli, toplamda ne kadar para kazandığını söylemek istemiyor ama biraz ısrar edince, "Parayı 2 çocuğum ve torunlara dağıtınca bana 160 milyar TL kaldı" diyor. Meşeli, büyük oğlunun Manyas'ta bir ev ve arazi satın alarak orada çalışmaya başladığını anlatıyor. Birçok eve çamaşır, bulaşık makinesi alındığını, bazı evlerdeki araba sayısının ikiye hatta üçe çıktığını anlatan köy sakinlerinden Ahmet Çetin ise buna rağmen arazilere uygulanan satış fiyatından çok memnun değil. Köylünün satışlar sırasında birlik olamadığı için aslında arazilerin ucuza gittiğini öne süren Çetin, sıcak paraya kanıp arazileri sattıklarını ama topraktan koptukları için artık "mesleksiz" kaldıklarını vurguluyor. Çetin, "Biz çiftçiyiz. Tamam, şimdi krizde güzel para kazandık ama elimizden başka iş gelmez. Ev aldık, araba aldık... Sonra? Birkaç yıl sonra para bitince ne yapacağız?" değerlendirmesinde bulunuyor. Buğdaylı köylülerinin parmak ısırtan talihi, Buğdaylı'ya 7 kilometre uzaklıktaki Bezirci köyü sakinleri tarafından da ilgiyle izleniyor. Buğdaylı kadar olmasa da bir miktar arazinin satıldığı köyden 59 yaşındaki çiftçi Ömer Alkın, her şeyin EnerjiSA'nın bölgede yatırım kararı almasıyla başladığını söylüyor. "Sabancı geldi, 2 liralık yere 10 lira verdi. Sonra her gelen kesenin ağzını açtı" diyen Alkın, ilk satılan arazilerle çiftçinin "bankalarla helalleştiğini" yani kredi borçlarını kapattığını dile getiriyor. Bölgeye yapılan yeni yatırımların işsizliğe çözüm olmasını isteyen 35 yaşındaki Basri Eken ise, "Şu an Sabancı'da 300-400 kişi çalışıyormuş. Seneye 600 kişi daha alacaklarmış. Ama bizim köyden orada çalışan sadece 5 kişi var. İnşallah yöremizden daha çok kişiyi işe alırlar" diye konuşuyor. Kahvede ana gündem ekonomi Yüzyıllardır çiftçilikle geçimini sağlayan Güney Marmaralı köylüler, birden bire zengin olmanın verdiği şaşkınlığa rağmen, önlerine açılan yeni hayatın keyfini çıkarmaya çalışıyor. Köy kahvesinde gün boyu dönen sohbetin ana konusunu, "Kim parasını iyi değerlendirdi, kim batırdı?" gibi zenginlik dönemi dedikoduları oluşturuyor. "Arazilerinizi sattığınız için memnun musunuz?" diye sorduğumuz Buğdaylı köyünün ileri gelenlerinden Reyhan Karaağaçlı, bastonu ile bir yandan toprağı eşeleyip bir yandan söyleniyor: "Bu, bize çıkan bir piyangoydu. Bazımız şansını iyi kullanacak, bazımız kendini çarçur edecek." Çolakoğlu aldığı araziyi Sabancı'ya mı satacak Bandırma ve çevresinden yaklaşık 4 bin dönümlük arazi alan Çolakoğlu Metalurji'nin söz konusu arazilerde nasıl bir yatırım yapacağı merak konusu. Demir-çelik alanında Türkiye'nin Erdemir'den sonraki ikinci büyük üreticisi olan Çolakoğlu'ndan bir yetkili, Çanakkale yolundan Marmara Denizi'ne kadar inen arazilere ilişkin, "Henüz buralarda ne yatırım yapacağımıza karar vermedik" diyor. Bölgede, Çolakoğlu'nun aldığı arazileri daha yüksek bir fiyattan Sabancı'ya ya da başka bir yatırımcıya devredebileceği konuşuluyor. Çolakoğlu'nun bölgedeki arazileri toplarken aracı olarak kullandığı Bandırma'daki Yüzbaşılar Halı Sarayı'nın sahibi işadamı Ekrem Yüzbaşı, Kuzey Marmara'nın sanayi yatırımlarına doyduğunu, yatırımcıların hızla Güney Marmara'ya kaydığını söylüyor. "Bandırma'da hem deniz hem kara hem de demir yolu bağlantıları var. İstanbul'a çok yakınız" diye konuşan Yüzbaşı, yakında organik tarım için yabancı yatırımcıların bölgeye geleceğine, Borusan, Ağaoğlu ve adını açıklamayan bir İtalyan şirketinin bölgede enerji yatırımı yapmak için araştırma yaptığına dikkat çekiyor. 17 NİSAN 2008 Talih kuşu önce Ceyhan'a konmuştu Bandırmalı köylüler gibi Ceyhanlı arazi sahiplerine de talih kuşu konmuştu. Bakü-Ceyhan-Tiflis petrol boru hattının işlerlik kazanmasıyla birlikte bölgede doğan rafineri ihtiyacı ile 2000 yılından bu yana arazi fiyatları 40 kat artmıştı. BANDIRMA'DAKİ BAZI ENERJİ YATIRIMLARI ENERJİSA: Sabancı Holding iştiraki EnerjiSA, Avusturyalı ortağı Verbund ile hayata geçireceği 3 santralden birini Bandırma'daki Bezirci köyü yakınlarında kuruyor. 3 santral için toplam 1.1 milyar dolar yatırım yapacak olan EnerjiSA, yıllık 8 milyar kilovat/saat elektrik üretmeyi hedefliyor. 2010 yılında faaliyete geçecek Enerjisa Bandırma Doğalgaz Kombine Çevrim Santrali, yaklaşık 4 bin dönümlük bir arazi üzerine inşa ediliyor. BİLGİN ENERJİ: Bilgin Enerji ile Yapısan Elektrik tarafından kurulan Bares Elektrik Üretim şirketi, 2 yıl önce Dutlimanı bölgesine her biri 1,5 megavat elektrik üreten 20 adet rüzgâr gülü ve tribünü inşa etti. Bares II Rüzgâr Enerjisi Santrali olarak adlandırılan bu tesis, Türkiye'nin ilk özel rüzgâr enerji santrali olma özelliği taşıyor. Santralde kullanılan rüzgar trübinleri General Electric tarafından üretildi. ÇOLAKOĞLU: Türkiye'nin en büyük demir-çelik üreticilerinden olan Çolakoğlu, Bandırma-Çanakkale Yolu üzerindeki köylerden yaklaşık 3 bin 800 dönümlük arazi topladı. Çolakoğlu'nun bu arazilerde yeni bir yatırıma başlayıp başlamayacağı henüz bilinmiyor. Şu anda söz konusu arazilerde hiçbir inşaat izine rastlanmıyor. AĞAOĞLU: İnşaat sektöründen enerji sektörüne atlayan Ağaoğlu Grubu, 2012'ye kadar enerji yatırımlarına 1,6 milyar dolar harcayacak. Türkiye genelinde bin megavatlık elektrik üretimi yapmayı hedefleyen Ağaoğlu'nun arazi baktığı bölgeler arasında Bandırma ilk sıralarda yer alıyor. Lisans almak için EPDK'ya başvuran Ağaoğlu, 2015 yılına kadar Türkiye'nin en büyük 10 enerji üreticisinden biri olmayı planlıyor. Ağaoğlu'nun ilgilendiği diğer bölgeler Bursa, Çanakkale ve Yalova. Enerjideki İş Fırsatları http://www.yenibiris.com/IsIlanlari/Ilanlar.aspx?sector=7600 |
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
17/4/2008 - Hangi ünlü hangi takımı tutuyor? |
|
Hangi ünlü hangi takımı tutuyor?
|
Hepsinin ortak merakı bu yıl kimin şampiyon olacağı...
17.04.2008 00:11 |
|
Şu sıralar herkesin ortak merakı 'Bu sene şampiyon kim olacak?' Bunu öğrenmek için 4 hafta kaldı. Beşiktaş zirveden uzaklaşmış olsa da şampiyonluk şansı devam ediyor. Zirveyi paylaşan Fenerbahçe ve Galatasaray'ın yanı sıra Sivasspor da yarışta oldukça iddialı. Peki acaba magazin dünyasının ünlü isimleri hangi takımı destekliyor? Merak ettik ve araştırdık; İşte tuttukları takımlar...
FENER’i SEÇTiLER
İbrahim Tatlıses: Ünlü türkücü de koyu bir Fenerbahçe taraftarı. Bu tercihini ekrandan da sık sık dile getiren sanatçı, Fenerbahçe maçlarını dostlarıyla birlikte kalabalık ortamlarda izlemeyi seviyor. Ünlü sanatçı, Fenerbahçe kazandığı zaman, çevresindeki herkese kebap ısmarlıyor.
Sibel Can: Koyu bir Fenerbahçe taraftarı olan Sibel Can'ın en büyük haftasonu keyfi eşi ve çocuklarıyla birlikte evinde Fenerbahçe takımının maçlarını izlemek. Özellikle derby maçlarında ekranın karşısına Fenerbahçe formalarını giyip oturduklarını söyleyen Can, Alex ve Carlos'un futbolunu çok beğeniyor.
Özlem Yılmaz: Genç oyuncu, Fenerbahçe'nin İstanbul'daki tüm maçlarını tribünden izleyecek kadar koyu bir taraftar. Güzel oyuncu, "Her seferinde maçtan eve döndüğüm zaman sesim bağırmaktan kısılmış oluyor" diyor. Fenerbahçe'yi seçen ünlülerden bazıları; Kadir İnanır, Funda Arar, Acun Ilıcalı, Emrah, Ajda Pekkan, Gülben Ergen, Hakan Peker, Hande Yener, Mehmet Ali Erbil, Ebru Gündeş, Seda Sayan, Tarkan.
CiMBOMLU ÜNLÜLER
İpek Tuzçuoğlu: Fanatik bir Galatasaray taraftarı. Ünlü oyuncu ekran başında Galatasaray maçlarını izlerken bazen heyecandan kendisini kaybedip coştuğunu söylüyor.
Candan Erçetin: Galatasaray Kulübü'nün kongre üyesi olan Candan Erçetin takımına tutkuyla bağlı. Aynı zamanda Galatasaray Lisesi'nde yıllardır müzik öğretmenliği de yapan ünlü şarkıcı takımının önemli maçlarını trübünden izliyor.
Şahan Gökbakar: 'Recep İvedik' filmindeki başarısıyla hayran sayısını oldukça artıran Şahan Gökbakar da koyu bir Galatasaray taraftarı. Ünlü oyuncu, evde maç izlerken de tezahürat yapıyor. Galatasaray'a gönül veren ünlülerden bazıları: Ferdi Tayfur, Müslüm Gürses, Serdar Ortaç, Çağla Şıkel, Aysun Kayacı, Orhan Gencebay, Pınar Altuğ, Kenan İmirzalıoğlu, Necati Şaşmaz, Özcan Deniz, Nurgül Yeşilçay, Kenan Işık.
KARA KARTAL TUTKUNLARI
Ebru Şallı: Ünlü manken taraftarı olduğu Beşiktaş'ın önemli bir maçı olduğu gün takımının formasıyla dolaştığını söylüyor. İki tane forması olduğunu belirten Şallı, “Beşiktaş yenilince arkadaşlarım, 'o takımı bırak' diye takılıyorlar ama Beşiktaş'tan vazgeçmem" diyor. Kara Kartal'a gönül veren diğer ünlülerden bazıları şöyle; Yılmaz Erdoğan, Kayahan, Mustafa Sandal, Neco, Kibariye, Gizem Özdilli, Müjdat Gezen, Feridun Düzağaç, Hakan Altun, Hülya Avşar, Kaya Çilingiroğlu, Birol Güven.
| |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
17/4/2008 - Zengin kadın delikanlıyı bozar mı? |
Zengin kadın delikanlıyı bozar mı?

Uzmanların sözüne kulak verecek olursanız, artık erkekler eşlerinin kendilerinden daha fazla kazanıyor olmasına memnun oluyorlarmış. Acaba gerçekten öyle mi?
MSNBC ve Ell dergisi için geçenlerde yapılan 'Para, Seks ve Aşk' adlı anket çalışmasında yaklaşık 74.000 erkekle görüşüldü. Sadece yüzde 12'lik bir kesim 'eşleri kendilerinden daha fazla kazanacak olursa bundan rahatsızlık duyacaklarını' belirtti. Yüzde 88'lik kesim böyle bir durumda gayet memnun olacak gibi görünüyor.
EVE EKMEK GETİRME ROLÜ DE Mİ KADINA GEÇİYOR
Kabul etmek lazım ki, herhangi bir anket çalışmasında verilen cevapların samimiyetine her zaman güvenemezsiniz. Mesela iş yerinde sıkıcı bir gün geçirmişsinizdir, zam isteğiniz reddedilmiştir, banka borcunuzun vadesi gelmiştir. "Ah zengin bir kadın bulup evlensem de bu dertlerden kurtulsam" diye sızlandığınız bir anda böyle bir ankete cevap vermek durumunda kalmışsanız ne cevap verecektiniz?
O zaman madalyonun bir de öteki yüzüne bakalım ve zengin hanımlara soralım "Sizden daha az kazanan bir adamla mutlu bir birliktelik geçireceğinize inanır mıydınız?"
PEKİ ZENGİN KADINLAR NASIL BİR EŞ ARIYOR?
İngiltere'de zengin ve bekar hanımlara eş bulmak için çalışan Seventy-Thirty şirketinin kayıtlarına bir bakmak belki faydalı olabilir. Şirketin adındaki 70 ve 30 oranları, başarılı bir insanın iş ve hayat dengesini simgeliyor.
HESABI KİM ÖDEMELİ ?
Bu şirketin yöneticilerinden psikolog Rachel MacLynn diyor ki, "Bizden yardım isteyen hanımlar pratik anlamda kendilerine bakabilecek insanlar. Finansal desteğe ihtiyaçları yok. Faturaları ödeyecek bir erkeği değil, ihtiyaç duydukları zaman duygusal destek sağlayacak bir erkek istiyorlar. Bir tatlı söz, sığınacakları bir çift şefkatli kol arıyorlar..."
Bu çağrıyı duyan erkeklerin hemen hepsi kalkıp "Evet, ben bunu yapabilirim, ilgi ve şefkat gösterebilirim" diye heveslenebilirler. Oysa bu iş sanıldığı kadar kolay değil çünkü bu erkeklerin katılacağı sosyal ortamlarda karşı karşıya kalacakları durumlar bazı psikolojik sorunlara yol açabilir.
"Notting Hill filminde megastar Julia Roberts'in İngiltere'de ufak bir kitapçı dükkanı sahibi Hugh Grant ile karşılaşıp mutlu bir birliktelik kurmaları sadece bir masaldır" diyor MacLynn.
Bu anketlerde erkekler ısrarla "Eşimin benden zengin olmasının hiç önemi yok. Kesinlikle bunu dert etmem" dese de , kadının erkekten daha fazla kazandığı ilişkilerde erkekler kendilerini eksik ve yararsız hissediyorlar.
ERKEKLER HER ZAMAN ‘BAŞARI VE REKABET’ ODAKLI DÜŞÜNÜYOR
Seventy Thirty'nin kurucusu Susie Ambrose'un düşüncesine göre erkekler hangi ilişkinin içinde olurlarsa olsunlar 'başarı ve rekabet odaklı' olmaktan kendilerini alamıyorlar. Fakat bunun nedensiz ve temelsiz olduğunu iddia edemezsiniz. Çünkü kadınlar 'eşlerinin başarılı' olmasını arzu ediyorlar ve bu noktada parasal zenginlik 'başarının bir göstergesi' olarak algılanıyor.
Kadınlar açısından bakıldığında bu durum o kadar normal ki bunu ayrıca vurgulamaya gerek yok. İşte o nedenle kadınlar kendi aradıkları eşi tarif ederken bunu ayrıca belirtmektense, daha başka özelliklere odaklanmış bir görüntü veriyorlar.
Ama Seventy-Thirty müşterisi olan hanımlar arasında 'akademik başarıya ve sanatsal yaratıcılığa' sahip bir erkek arayan çok sayıda kadın var ki, bu durumda finansal açıdan zengin olmayan fakat entelektüel veya sanatsal açıdan potansiyel sahibi erkekler için 'zengin bir kadın' bulma şansının devam ettiğini söylemek mümkün.
Sorun şurada ki; entelektüel derinliğe veya sanatsal yaratıcılığa sahip bir erkek de duygusal ve zihinsel bakımdan diğer erkeklerden daha gelişmiş olduğuna göre, Seventy-Thirty müşterisi kadınların da 'dürüst olduklarına' inanmakta güçlük çekiyorlar.
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
19/1/2008 - Masonluk Hızla Yayılıyor... |
 |
|
'Mason olmak isteyen binlerce Türk genci var'
03.01.2008 - Bu haberi 1323 kişi okudu.
Türk gençlerinin kendilerine ilgisinin arttığını söyleyen Masonların Büyük Üstadı, İstanbul Anadolu yakasına iki mabet inşaatı başlattıklarını açıkladı | |
Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası yeni büyük üstadı Salih Evcilerli, “15 bin kardeşten oluşan nüfusumuz gençleşti. Türkiye’de genç nüfus dünden farklı olarak camiamıza ilgi duyuyor ve aramıza katılıyor. Net büyümemiz yılda yüzde 2,5 - 3,5 arasındadır. Dünya Masonluğu içerisinde Türk Masonluğu çok önemli bir yerde bulunuyor” dedi.
Evcilerli, Mason yayın organı Tesviye Dergisi’ne 2009’da 100. yıldönümünü kutlayacak olan Türk Masonluğuyla ilgili çarpıcı açıklamalarda bulundu:
“GENÇLER MABETLERİ DOLDURDU YENİ KOMPLEKS KURACAĞIZ”: İstanbul’da merkezde, yani Nur-u Ziya’da çalışma şartlarımız mekân açısından fevkalade daraldı. Çare üretmek mecburiyetindeyiz. İstanbul’daki 7 bin kişinin yaklaşık yüzde 40’lık kısmı Anadolu yakasında hem oturmakta hem çalışmakta. Nur-u Ziya’da artık büyüme şansını elde edemeyeceğimize göre, Anadolu yakasında bir kompleks yaratarak bu ihtiyacı karşılayabileceğimizi düşünmekteyim... Anadolu yakasında bu kompleksi yarattığımız zaman hem Nur-u Ziya’nın hem de Masonluğumuzun İstanbul’daki mekân sıkıntısını gidereceğiz.
Aynı zamanda nüfusumuzun bu iki yerleşkede çok daha hızlı bir biçimde artacağını, ayrıca tasarruf da sağlayacağımızı düşünüyorum. Geçmişte Nur-u Ziya’da başlatılan bir inşaatımız var. Burada iki Mabet ve onlarla ilgili sosyal altyapı programlanmıştı. Bu inşaatın yarısı tamamlanmış halde. Geçici bir çözüm olarak, bir süre için ihtiyacı karşılayabilmek amacıyla, bu inşaatı tamamlayıp, devreye almak gerekebilecek. Ama bunun da yeterli bir çözüm olabileceğini düşünmüyorum.
“PROBLEMLER YÖNETİCİ MASONLARDAN DOĞUYOR”: Şu anda aramızda çok sayıda genç kardeşimiz var. Onlar meselelere masonik yaşı ilerlemiş kardeşlerimizden farklı bakabiliyor.
“GENÇ NÜFUS ARAMIZA KATILIYOR”: İstanbul’da iki binamızdaki mabetler hemen her gün dolu. Genç nüfus dünden farklı olarak caiamıza ilgi duyuyor ve aramıza katılıyor. Türk Masonluğu bugün Dünya Masonluğu içinde çok saygın bir yere sahip. Gerek maddi imkânlar, gerekse Masonik yapısı, ritüel uygulamaları ve nüfusumuzdaki gelişmemiz açısından baktığımız zaman net büyümemiz yılda yüzde 2,5 - 3,5 arasındadır.
Masonluk nedir? Masonlar kendi internet sitelerinde Masonluğun tanımını şöyle yapıyor, “Masonluk, Rönesans ve Reform süreçlerini izleyen Aydınlanma Çağı’nda kurulmuş; akılcılık, bilimsellik ve insanlığın oluşumundan bu yana ortaya çıkarak, insanlığın gelişimine ve bilgi birikimlerine katkıda bulunmuş bir kültür ve fikir üst yapı kurumudur. Masonluğun amacı; semboller ve alegoriler aracılığı ile aşıladığı yüksek ahlâk ilkeleri ve erdemleri özümletmeye çalışarak olgunlaşmalarına yardımcı olduğu üyeleri masonlarla, dünyada din, dil ve ırk ayırımı olmaksızın tüm insanların eşitlik ve barış içinde kardeşçe yaşayacakları bir sevgi düzeninin kurulmasını sağlamaya çalışmaktır.”
Nasıl Mason Olunur? “Hemen hemen bütün derneklerde olduğu gibi Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası Derneği’ne gerekli işlemlerin tamamlanması ile yeni üye alınır. Yeni üyelerin, yasa ve tüzüklerde belirtilen niteliklere uygun, Allah’a inanan, hür, belli bir kültür seviyesine sahip, aydın, çevrelerinde iyi tanınan, iyi ahlaklı, namuslu, dürüst, şerefli ve çalışkan kişiler olmalarına özen gösterilir. Bu nedenle adaylar özenle incelendikten sonra dernek üyeliğine kabul edilirler.” (Vatan) |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
|
www.haberturkiye.blogcu.com
Güncel gelişmeler, Köşe yazıları, Yorumlar, Türkiye'nin en sıcak haberleri artık www.haberturkiye.blogcu.com da
Haber Kategorileri
|