26/8/2009 - Endişe verici nüfuza sahip bir 'cemaat'in hikáyesi |
Soner YALÇIN26 Nisan 2009 sonery@hurriyet.com.tr
Endişe verici nüfuza sahip bir 'cemaat'in hikáyesi
Türkiye'de hep bir "cemaat" konuşulup tartışılıyor. Kimi eğitim çalışmalarını alkışlıyor, kimi açılan okulların gizli ajandasından bahsediyor.Kimi "cemaatin" toplumsal uzlaşma için çaba sarf ettiğini iddia ediyor, kimi "cemaatin" emniyetten adalete, milli eğitimden TSK'ya kadar gizli örgütlenmeler içinde olduğunu ileri sürüyor. Biz aynı şekilde tartışılan başka bir "cemaati" tanıyalım: Opus Dei. Okullar, üniversiteler açıp medyada büyük bir güç haline gelen ve kiminin "kutsal mafya" diye tanımladığı bu "cemaatin" adını hiç duymuş muydunuz?
BEŞ kıtada 475 üniversite ve yüksekokulu, 200 koleji vardı...604 gazete ve dergiye sahipti...52 radyo ve televizyon kanalı aralıksız yayındaydı...
Bu bilgiler 30 yıl önce Opus Dei üyesi Alvaro del Portillo'nun 1979'da ağzından kaçırdığı bilgilerdi.
 Bugün ne kadar bir güce hükmettiği bilinmiyor.
TV ve radyo sayısının 700 olduğu tahmin ediliyor.
Bu "cemaatin" endişe verici bu nüfuzu hep tartışma konusu. Kimilerine göre milyar dolara hükmeden Opus Dei, aslında sadece "kutsal mafya"!
Peki iş ve siyaset dünyasında karmaşık ilişkiler yürüten Opus Dei neydi?..
'Allah'ın Eseri'
Adı, Josemaria Escriva de Balaguer'di.
Madrid'de sıradan bir Katolik papazdı. İnzivaya çekildiği kilisede "Tanrı'dan gelen vahiy" sonucu 2 Ekim 1928'de "Opus Dei" (Allah'ın Eseri) adlı gizli "cemaatini" kurdu.
Amacı; Vatikan ve kiliseler dışında Papa'ya destek olacak iyi eğitim görmüş elit bir grup oluşturmaktı.
Opus Dei'ye göre Papa'nın kimliği, kilisenin ve Papalık kurumunun üstündeydi!
Papa; Tanrı-Krallığı'nın kutsal önderi "olağanüstü" bir kişiydi.
Opus Dei'nin ruhaniliği kendine özgündü. "Çilecilik"; acı çekme yüceltiliyordu. Müritler kırbaçla göğüslerine, sırtlarına vuruyordu. Çünkü onlara göre acılar ruhu Allah'a yaklaştırıyordu!
Müritler okullarda yetiştirildi
Papaz Balaguer "müritlerini" genelde Katolikliğe sıkı sıkıya bağlı varlıklı, iyi eğitim görmüş zenginlerden oluşturmaya gayret etti. (Cemaate bağlı işadamları genellikle turizm ve inşaat sektöründeydi.)
Mesleğinde başarılı doktor, mühendis, gazeteci, yazar vs. hepsini "cemaatine" kazanmaya çalıştı. Başarılı da oldu.
Tamamen gizli olan "cemaate" üç tipte katılım olanağı vardı.
En kalabalık olan "kadro dışı" olanlardı. Bunlar günlük hayatını "cemaat" idealine bağlı olarak yaşayan evli ya da bekár müritler idi.
"Kadrolular" ise kendini tamamen "cemaate" adamış seçkin, önderlik edecek erkekler ve kadınlardı.
Bir de "yardımcılar" vardı; "cemaate" üye olmayıp etkinliklere katılan ve özellikle de bağış yapan kişilerdi bunlar.
"Kadrolu" kişi Opus Dei'ye kabul edilmek için tanıklar önünde yemin etmek zorundaydı. Sadakatle bağlı kalmak, gizliliğe harfiyen uymak ve havarilere özgü bir yaşam sürmek şarttı. Aile yaşantısı onaylanmayan müritler ailelerinden uzakta özel evlerde barındırıldı.
Eğitim yoluyla seçkin-önder elemanlar yetiştirmeyi hedeflediler. Okullar açtılar ardı ardına. Yetmedi taşradaki başarılı çocuklar için yurtlar hizmete soktular. Yurtdışı burs olanaklarını iyi kullandılar.
Yetişen müritleri devletin kilit yerlerine yerleştirdiler.
Ve hep devlet desteği gördüler.
Çünkü, düşman ortaktı...
Ağca'nın Papa'ya suikastı
Opus Dei kurucusu Papaz Balaguer antikomünistti.
"Cemaat" için komünistlerle mücadele esastı. Bu sebeple İspanya İç Savaşı'nda Cumhuriyetçilere karşı savaşan Faşist Franko'nun yanında saf tuttular.
İlişki karşılıklıydı; Franco iyi yetişmiş "cemaatin" insan kaynaklarından hep yararlandı. "Cemaat" ise diktatör Franco'nun gölgesinde büyüdü.
Opus Dei, iş dünyası ve politikadaki gücünü her geçen yıl artırdı.
Bir yanda sürekli "partiler üstü" gözüktüler, diğer yanda ellerini politikadan hiç çekmediler.
İlk dönem İspanya ile sınırlı mütevazı gizli "cemaat" zamanla mürit sayısını, siyasi ve iktisadi nüfuzunu artırınca ülke dışına da "hizmete" başladı. Çünkü soğuk savaş dönemi başlamıştı.
Yıl 1947. Opus Dei kurucusu Papaz Balaguer, Roma-Vatikan'a çağrıldı.
"Papa Hazretleri'nin Yüksek Papazı" unvanı verildi.
Opus Dei böylece dünyadaki kiliseler bünyesinde ayrıcalıklı bir yer edindi; tanındı. Özellikle 1982'den sonra Papa II. Jean Paul'ün kanatları altına girerek Vatikan'ın en etkili dinsel örgütü oldu.
(Ara not: Mehmet Ali Ağca'nın Papa II. Jean Paul'e 13 Mayıs 1981'de suikast yaptığını anımsatırım. Ergenekon soruşturması nedeniyle İtalya'daki Gladio'yu dillerinden düşürmeyenlerin Vatikan-Opus Dei ilişkisini göz ardı etmemelerini öneririm.)
'Hoşgörü' ve 'diyalog'
Opus Dei'nin anahtar iki sözcüğü vardı: "Hoşgörü" ve "diyalog"!
Bu iki kavramı kullanarak dünyanın çeşitli ülkelerindeki insanlarla yakınlaştılar, konferanslar-seminerler düzenlediler, okullar açtılar, TV-gazete satın aldılar. Adları duyulmamış aydınları ünlü yaptılar.
Sahibi oldukları 12 film şirketini psikolojik savaşın emrine verdiler.
"Hoşgörü", "diyalog" sözcüklerini ağzından düşürmeyen Opus Dei, diğer yandan soğuk savaşın en güçlü antikomünist örgütlerinden biri oldu.
Özellikle İspanyolca konuşulan Latin Amerika'daki ülkelerde sosyal hareketleri destekleyen kiliseler ile sol hareketlerin kurduğu ittifakı bastırmak için aktif olarak kullanıldı. Örneğin, Şili diktatörü Pinochet gibi eli kanlı askerlerle sıkı işbirliği içinde oldu. Arjantin, Paraguay ve Uruguay'da otoriter rejimleri destekledi. Nikaragua'da diktatör Somoza'yı, Peru'da Fujimori'yi finanse etti. Yani CIA ile Opus Dei hep içli dışlı idi.
"Cemaat" Avrupa'daki politik kirli işlerin de içindeydi.
Fransa'da sosyalist Mitterrand karşısına Cumhurbaşkanı adayı olarak çıkarılan Maliye Bakanı Valery Giscard d'Estaing'i desteklediler.
Zaten baba Edmond Giscard d'Estaing, Opus Dei'nin sahibi olduğu Banco Popular Espanol'un başkanıydı!
(Ara not: Gladio'nun Türkiye'deki dinci ayağı hep gözlerden kaçırılmak istenmektedir. Komünizmle Mücadele Derneklerini, İlim Yayma Cemiyetlerini hangi hocaefendiler kurdu? CIA, Türkiye'de hangi hocaefendilere kefildir?)
Tanrı'nın Ahtapotu
Opus Dei'nin kurucusu Papaz Balaguer, ülkesi İspanya'ya bir daha dönmedi.
Hayatının sonuna kadar Vatikan'da yaşadı.
1975'te öldükten sonra önce 1990'da "üstat" ilan edildi. Ardından 2002'de azizlik mertebesine çıkarıldı! 300 yıl beklemesi gerekirken 15 yılda bu unvanı alıvermişti!
Tüm bunlara rağmen kamuoyundaki imajını hiç iyileştiremedi. Milyar dolarlık serveti nedeniyle "kutsal mafya" olarak değerlendirildi.
İngiliz araştırmacı Michael Walsh, "cemaate", Opus Dei (Tanrı'nın Eseri) değil Actopus Dei (Tanrı'nın Ahtapotu) adını verdi.
İsviçreli toplum bilimci, siyaset adamı Jean Ziegler ise Opus Dei'yi terörizm kadar mücadele edilmesi gereken aşırı sağcı bir hareket olarak gördüğünü yazdı.
Bu arada şunu yazmalıyım:
"Avrupa'da Gladio'lar bir bir açığa çıktı; bir tek Türkiye'deki bilinmiyor" diye yeri göğü birbirine katan liberaller, İspanya'daki Gladio-Opus Dei ilişkisinin neden açığa çıkarılmadığını biliyorlar mı?
Bilmiyorlar. Bilmedikleri çok...
Opus Dei, Vatikan'ın en önemli "Hıristiyanlık Dışı Dinler ve İnançsızlar" kurumunu elinde bulunduruyor. Bu "diyalog arayıcısı" hoşgörülü kurum, Müslüman ülkelerdeki bazı "cemaatler" ile sıkı bir işbirliği içinde.
Peki kimdir bu "cemaatler"? Ortak paydaları nedir?
Yeni Dünya Düzeni'nin "İslam ayağı" olan "Ilımlı İslam Projeleri" nerelerde, nasıl kotarıldı?
Neymiş, "cemaatler yalnızlaşan insanın terapi merkezi" imiş!
Keşke mesele bu kadar basit olsa.
Opus Dei ve benzeri "cemaatler" aslında gerçeği yüzümüze çarpıyor.
Tabii görmek isterseniz.
Siyasetin merkezinde bir dergáh: YENİKAPI MEVLEVİHANESİ
TARİKATLAR, cemaatler "politika üstü" veya "partiler üstü" müdür? Sanıyorum bu konuda pek okuma, araştırma yapılmadığı için medyada ilginç görüşler dile getiriliyor, yazılıyor. 
Halbuki temeline baktığınızda bile tarikat-cemaat olgusu siyaset sonucu ortaya çıkmıştır.
Çok gerilere gitmeyelim...
Tarihimizde çok bilinen bir olaydan örnek verelim.
Sultan Abdülaziz 1876'da darbeyle tahttan indirildi.
Bu darbenin "başrolünde" kim vardı: Midhat Paşa.
Sivil Midhat Paşa'nın en büyük destekçisi Askeri Mektepler Komutanı Süleyman Askeri Paşa idi.
Tarihimizde askeri öğrencilerin kalkıştığı ilk darbeydi bu.
Bunlar biliniyor.
Ancak bu darbede Yenikapı Mevlevihanesi'nin rolü hep göz ardı edildi.
Özetleyelim:
Sultan II. Mahmud ve Sultan Abdülmecid bu dergáhın müdavimlerindendi.
Keçecizade Fuad Paşa, Ali Paşa gibi sadrazamlar, Mehmed Sadeddin Efendi, Ahmed Muhtar gibi şeyhülislamlar, nazırlar, valiler, álimler ve eşleri ve kızları bu dergáha intisap etmişlerdi. Bu dönemde Yenikapı Mevlevihanesi'nin şeyhliğini Osman Salaheddin Dede yapıyordu.
Ancak Sultan Abdülaziz döneminde dergáhın saray nezdindeki gücü azaldı. Padişah, dergáhı ziyaret bile etmedi.
Ayrıca...
Sultan Abdülaziz, gerek dış politikada gerekse ekonomide Sadrazam Mahmud Nedim Paşa'nın inisiyatifiyle Rusya'ya yakın bir siyaset takip etmeye başladı.
Bu durum Osmanlı Devleti üzerinde büyük etkisi olan İngilizleri kızdırdı.
Ve sonunda İngilizlerin desteğiyle darbe gerçekleşti.
Darbe organizasyonunun merkezi Yenikapı Mevlevihanesi dergáhı mıydı?
Toplantılar dergáhta mı yapıldı?
İddiayı dile getirenler, Osman Salaheddin Dede ile Midhat Paşa'nın darbe sürecinde sık sık bir araya geldiğine dikkat çekiyor.
Ayrıca, darbe sonrası gelişmeleri de örnek gösteriyorlar:
Darbeciler, Sultan V. Murad'ı "akıl sağlığı" bozulması nedeniyle tahttan indirdi. Yerine Sultan II. Abdülhamid padişah yapıldı.
II. Abdülhamid tahta çıktığı gün verdiği davette Osman Salaheddin Dede de baş konuklar arasındaydı.
Ancak, II. Abdülhamid tahtını güçlendirdikten sonra Midhat Paşa'yı sürüp öldürttü.
Osman Salaheddin Dede'nin başına gelenler, "darbede Yenikapı Mevlevihanesi'nin rolü olduğunun" kanıtı gibiydi.
II. Abdülhamid iktidarı boyunca Yenikapı Mevlevihanesi'ni hep gözetim altında tutturdu. Osman Salaheddin'in 1000 kuruşluk maaşını kesti.
Benzeri zorluklar nedeniyle Osman Salaheddin Dede, yerini oğlu Mehmed Celaleddin Efendi'ye bıraktı.
Yukarıda yazdığım gibi örnekleri çoğaltabiliriz.
Bunlar bize tarikatlar, cemaatlerin hep siyasetin içinde olduğunu gösterir.
Fırsat bulabilirsem, bir gün size İttihat ve Terakki Cemiyeti içindeki Bektaşiler ile Melamiler'in çatışmasını da yazarım. Liberallerin "kıblesi" Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nın arkasındaki "cemaat" desteğini de görmüş olursunuz!
Nakşibendi Gümüşhanevi Dergáhı'nın Milli Nizam Partisi'ni kurduğunu hemen herkes biliyor.
Yani "cemaatleri" siyaset üstü / partiler üstü görmek çocukçadır.
Hep "gizli ajandaları" vardır.
Manevi Cihazlanma Cemiyeti
ÖMER Fevzi Mardin, bahriye teğmenliği sırasında İttihatçılara katıldı.
 Trablusgarp Savaşı'nda gönüllü olarak yer aldı.
Harbiye Mektebi'nde öğretmenlik yaparken komutanı Rauf Orbay'ın aracılığıyla Nakşibendi şeyhi (Üzeyir Garih'in mezarını ziyaret ettiği) Küçük Hüseyin Efendi ile tanıştı.
Ve ondan icazet alıp askerliği bıraktı, "halifesi" oldu.
Zamanla kendi dergáhını kurdu. "Şeyh" oldu.
1942'de "İlahiyat Kültür Derneği"ni kurdu. Amacı "dinlerarası diyalog" idi.
Şeyh Ömer Fevzi Mardin'e dinlerarası diyalog konusunda en büyük desteği Rahip Dr. Frank Buchman verdi.
Rahip Buchman ABD'de 1929 yılında "Manevi Cihazlanma Cemiyeti"ni kurmuştu.
Şeyh Ömer Fevzi Mardin ile Rahip Buchman'ı yan yana getiren, bir gazeteciydi: Ahmet Emin Yalman!
Detaya girmeyelim...
Şeyh Ömer Fevzi Mardin 1949 yılında Rahip Buchman'ın davetiyle İsviçre'ye gitti. Bir şatoda dünyanın çeşitli yerlerinden gelen din adamlarıyla bir hafta süren toplantılar yaptı. Yaptığı konuşmayı "İslamiyet ve Ehl-i Kitap Ailesi" kitabına aldı: "Müslümanlık devrinin bugün faal görevlerini bu varlıklı, imkánlı millet olan Amerikalılar üzerine almış bulunuyor. Çünkü Allah onları bu işe seçmiş, hazırlamış ve harekete geçirmiştir."
İsviçre'deki toplantının nedeni "diyalog" idi ama sonuç farklı çıktı:
Solculara karşı yılmaz bir mücadele verilmelidir!
Şeyh Ömer Fevzi Mardin, İsviçre'den döner dönmez ne yaptı dersiniz; Mehmetçiğin Kore'ye gönderilmesini savunan kitap yazdı. "Kore Savaşı'na Katılmamızda Dini ve Siyasi Zaruret."
Başta müritleri olmak üzere herkese ve basına, ABD Başkanı Franklin Roosevelt'in Şeyh Küçük Hüseyin Efendi dervişanından Münir Ertegün vasıtasıyla gizlice Müslüman olduğunu söyledi!
Uzatmayayım...
Görüldüğü gibi "cemaatlerin" dış bağlantıları olabiliyor ve bunlar etkisiyle ülkenin siyasetini belirlemede hayli aktif görevler üstleniyor, "soğuk savaşın piyonu" haline geliveriyorlardı.
Demem o ki:
Dünyadaki siyasal gelişmeleri analiz etmeden "cemaat" olgusunu tek mistik boyutuyla kavrayamayız. |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
26/8/2009 - TARİHİN LABİRENTLERİNDE (Sabetayistler'in peşinde) |
TARİHİN LABİRENTLERİNDE (Sabetayistler'in peşinde)
Sabetayistler... Türkiye'nin gündeminden düşmeyen ama gündemine de bir türlü gelmeyen bir tabu. Dini kesimin yıllarca gizliden açığa yükselen bir dalga ile sövdüğü, en son Yalçın Küçük'ün kitaplarında enine boyuna "haşladığı" bir tabu. İşte o tabu şimdi Soner Yalçın'ın kitabında yıkılıyor. Bir tarikat, bir din ya da hiç oluşmamış bir oluşum... Soner Yalçın, son kitabı "Efendi"de Sabetayist bir ailenin Evliyazedeler'in hayatını inceleyeceğini söylediğinde, açık söyleyeyim, ben de bugüne kadar Sabetayistler'in ele alınış şeklinden ürküp "Sen de mi" tepkisini gösterdim. Hatta uzun süre bu konu üzerine tartıştık. Ta ki kitap bitene, ben okuyana kadar. Sabetayistler bugüne kadar biraz da işin doğası gereği Türkiye'de gizlendiler. Eleştiriler karşısında genelde bir inkâr ve hep bir savunma halindeydiler. Sabetayistler, ilk kez son Osmanlı ve ilk cumhuriyet yıllarındaki rolleri, demokratik kültüre katkıları ve birbirleri arasındaki kapalı dayanışma açısından anlatıldığı komplekssiz bir çalışmada ele alınıyor. Türkiye'de bugüne kadar Fethullahçı'sından, Müslümanlığın her türlü yönelişine kadar pek çok konu tartışılmış, tarihi ve bugünkü perspektiften olumlu olumsuz yanları işlenmişken, Sabetayistler'i bunun dışında tutmak gerçekten anlamsız. Soner Yalçın'ın özel sohbetlerimizde dediği gibi "Türkiye'nin oluşumuna bu kadar katkısı olan ve devletin üst yönetiminde ve burjuvazisinde yani gerçek 'Beyaz Türkler'in saflarında son yıllarda azalsa da Sabetayist ailelerin etkilerini görmezden gelmek çağdışı bir zihniyet." Akrabalık ilişkileri, düşünce akımlarındaki rolleri, İttihat Terakki çizgisi, Selanik kökenli oluşları ve birbirlerini bir örgüt bağlılığında tutmaları, kollamaları ile Türkiye Cumhuriyeti'nin bu gizli "dini" ilk kez tarihi bir perspektiften anlatılıyor. Evliyazadeler, tarihin tozlu sayfalarında bugün unutulsa da bir zamanlar o sayfaları yazan kahramanları içinden çıkarmış bir aile... Akraba evliliğinin bedelini fiziksel ve ruhsal kayıpları ile ödemiş ve bugün nerede ise köşesinde inzivaya çekilmiş bir aile. Soner Yalçın, dipnotlarından neredeyse yeni bir kitabın çıkartılabileceği "Efendi" kitabında pek çoğunu yakından tanıdığımız isimlerin bu aile ilişkisini ve elbette birbirleriyle kendilerinin bile fark etmediği akrabalıklarını yazmış. Niyetim size kitabı uzun uzun anlatmak değil. Efendi'nin en ilginç yanı, renkli dipnotları. O yüzden sadece dipnotlarından yola çıkıp Efendi'de yer alan "Beyaz Türkler"in ilginç akrabalıklarına şöyle bir değinelim isterseniz.
ADNAN MENDERES İLE EMRE KONGAR VE GÜNDÜZ VASSAF AKRABA Adnan Menderes'in halasının kızı Güzide Filibeli, Nihat (Anılmış) Paşa ile evliydi. Çiftin iki oğlundan biri olan Fuat, Emre Kongar'ın halası Perihan Hanım ile evlendi. Adnan Menderes'in halası Sacide Hanım'ın oğlu Kenan Akmanlar'dı. Kenan Akmanlar'ın eşi Lütfiye, Prof. Emre Kongar'ın halasıydı. Adnan Menderes'in çocukluk arkadaşı da Edhem Vassaf'tır. SHP'nin Aydın teşkilatlanmasında görev yapan ve milletvekili de olan Edhem Vassaf'ın oğlu gazeteci Gündüz Vassaf'tır. Edhem Vassaf, Mustafa Kemal Atatürk'ün halası Nimet Hanım'ın torunu Münire Hanım'ın oğludur. Mahzar Osman'ın da asistanlığını yapmıştır.
MUSTAFA KEMAL VE MENDERES BACANAK OLACAKTI Evliyazade Naciye Hanım'ın kızı Berin, Adnan Menderes ile evlendi. Diğer kızı Güzin ile Mustafa Kemal Atatürk evlenebilseydi Adnan Menderes ve Atatürk bacanak olacaktı. Mustafa Kemal ve Latife Hanım'ın evliliği Mustafa Kemal'i Adnan Menderes ile akraba yaptı. Adnan Menderes'in halasının eşi Ahmed Hamdi Efendi, Uşakizade Hacı Ali Efendi'nin kızının çocuğuydu.
KOÇ AİLESİ İzmir'in önemli ailelerinden biri de Giraud Ailesi'ydi. İzmirli Evliyazade Ailesi ile iş ortaklığı da yapan Giraud'ların kızlarından biri olan Caroline, Vehbi Koç'un torunu Mustafa Koç ile evlendi. Mustafa Koç'un annesi Çiğdem Meserretçioğlu da İzmirli'dir. Onun kardeşi Güldem Hanım, İpragaz'ın sahibi Yücel Kurttepeli ile evlidir. Çiğdem Hanım'ın dayısı ünlü armatör Kemal Sadıkoğlu'dur. Kemal Sadıkoğlu'nun kızları ünlü isimler ile evlenmiştir. Varlık Hanım, Alp Yalman'la, Berna Hanım Feyyaz Toker'la, Rabia Hanım Çapamarka'nın sahibi Vecdi Çapa'yla, Esin Hanım ise Yılmaz Çetiner ile evlidir. Çiğdem Meserretçioğlu, Rahmi Koç'tan ayrıldıktan sonra Rahmi Koç'un anne tarafından kuzeni Haldun Simavi ile evlendi.
SARAYDAN EVLİYAZADELER'E GELEN GELİN VE BÜLENT ECEVİT Sadrazam Ahmet Tevfik Paşa'nın oğlu İsmail Okday Paşa, ilk evliliğini Sultan Vahdettin'in kızı Ulviye Sultan ile yaptı. Bu evlilikten Hümeyra Sultan doğdu. Ulviye Sultan ve İsmail Okday Paşa boşandı. İsmail Okday Paşa ikinci evliliğini Ferhande Hanım ile yaptı. Ferhande Hanım, Bülent Ecevit'in annesi ressam Nazlı Hanım'ın teyzesidir. Sultan Vahdettin'in torunu Hümeyra Sultan'ın kızı Hanzade, ikinci evliliğini Refik Evliyazade'nin torunu Mustafa Yılmaz'ın oğlu Osman Refik Evliyazade ile yaptı. Böylece çok uzaktan da olsa Bülent Ecevit de Evliyazadeler ile akraba oluyordu. Hanzade'nin eşi Osman Refik Evliyazade ilk evliliğini Margo adında bir hanımla yapmıştı. Hanzade onun ikinci evliliğiydi.
KEMAL DERVİŞ - YILDIZ KENTER Fatin Rüştü Zorlu'nun özel kalem müdürü Ziya Tepedelen de Evliyazade Ailesi'ne mensuptu. Gülsüm Evliyazade'nin torunun kızı Leyla'nın ilk eşiydi. Çocukları ise diplomat Kenan Tepedelen. Soyları Tepedelenli Ali Paşa'ya dayanmaktadır. Kemal Derviş, 25 Haziran 2001 tarihinde Hürriyet Gazetesi'ne verdiği röportajda anneanne tarafından Tepedelenli Ali Paşa'nın akrabası olduğunu yazmaktadır. Kenan Tepedelen, Ahmet Naci - Olga Cynhtia Cuthbert'in kızları Yıldız Kenter'in kızı Leyla ile evlendi.
FATİN RÜŞTÜ ZORLU Fatih Rüştü Zorlu, Tevfik Rüştü Aras'ın kızı Emel ile Mustafa Kemal Atatürk'ün huzurunda evlendi. Tevfik Rüştü Aras'ın Rodos'tan akrabası ve Eski CHP Milletvekili - İş Bankası Yönetim Kurulu üyesi olacak Atıf Bayındır, Emel ve Fatin çiftinin evlenmesine aracılık eden kişidir. Bayındır, Fatin ve Emel Zorlu'nun kızları Sevin Hanım, Erden Yener ile evlendi. Çiftin bebeğini dünyaya getiren kişi Dr. Fahri Atabey'di. Dr. Atabey, Yassıada'da görülen Adnan Menderes'in Bebek Davası'nda tanıklık yapmıştı. 31 Mart Ayaklanması sonrasında Başyaver Müşir İbrahim Rüştü Paşa eşi Güzide ile Midilli'ye sürgüne gitti. Çiftin sürgünlüğü daha bebekken tadan oğulları ise gün gelecekte dışişleri bakanlığı da yapacak Fatin Rüştü Zorlu idi. Zorlu Ailesi'nin anlatımına göre Fatin Rüştü Zorlu'nun annesi Güzide Hanım'ın babası Hüseyin Rıfkı Paşa ile Gazi Osman Paşa akrabaydı. Gazi Osman Paşa için yazılan Plevne Marşı 27 Mayıs'a doğru değiştirildi. Şöyle oldu: "Olur mu böyle olur mu, Kardeş kardeşi vurur mu, Kahrolası diktatörler,Bu dünya size kalır mı?" diye dillerde dolaşmaya başlamıştı. Gazi Osman Paşa'nın torunu Fatin Rüşü Zorlu, dedesi için yazılmış marşla idam edilmiş oluyordu. Fatin Rüştü Zorlu'nun anne tarafından dedesi Hüseyin Rıfkı Paşa İkinci Mahmud döneminde, 1827'de eğitim için Fransa'ya gönderilen dört öğrenciden biriydi. Fatin Rüştü Zorlu'nun annesi Güzide Hanım'ın kardeşi Vefik Bey'in kızı Mualla (Eriş) yönetmen Faruk Kenç ile evlendi. Faruk Kenç ikinci evliliğini Belgin Doruk ile yaptı.
|
Bir "garip" arkadaşlık... Adnan ile Ethem
| |
 | Adnan hasta, Ethem başında. Adnan ve Ethem aynı çiftlikte yaşıyor. Adnan, Ethem'in soyadını alıp Adnan Menderes oluyor. Adnan'ın karısı Ethem'i hiç sevmiyor. Birlikte savaşa gidiyorlar. Birlikte terhis oluyorlar. Adnan başbakanken, Ethem İçişleri Bakanı olup eleştirilere göğüs geriyor. Ve dedikodular var! Adnan bir ara söylentiler yüzünden çiftlikten ayrılıyor... Ama... Ama sonra dönüyor. "Garip" arkadaşlık, gerçekten "garip"! Bilmem hatırlar mısınız, Tarık Akan ile Fikret Hakan'ın başrolünü oynadığı, televizyonlarda da defalarca gösterilen bir film vardır. İki amelenin arkadaşlığını anlatır. Filmin bir yerinde Fikret Hakan onca yokluk içinde ne kadar iyi arkadaş olduklarının altını çizmek için şöyle bir cümle sarfeder: "Ne biçim arkadaşız be! arkadaştan da öte..." Nitekim vardır böyle arkadaşlıklar. Arkadaştan da öte durumlar. Sizlere bunlardan bir tanesini anlatmak istiyorum. Aranızda bilenler de vardır ama ben yeni öğrendiğim için ilginç geldi. Bu "ilginç" arkadaşlığın hikâyesi, Soner Yalçın'ın yeni kitabı "EFENDİ BEYAZ TÜRKLERİN BÜYÜK SIRRI"nda yer alıyor ki bu SIR'a ve kitaba önümüzdeki günlerde enine boyuna değineceğiz. Bu iki iyi arkadaşın adları Adnan Menderes ve Ethem Menderes. Soyadlarının aynı olması aklınızı karıştırabilir ama baştan söyleyeyim akraba değiller. Ama "arkadaştan da öte..." bir durum söz konusu. "Efendi"de bu dostluk bakın nasıl anlatılıyor.
SAVAŞTA İKİ "ARKADAŞ" Adnan ile Ethem... Her ikisi de İzmirli. Okuldan arkadaşlar. Ama asıl dostlukları anlatılanlara göre askerde "pekişiyor." Birinci Dünya Savaşı yıllarında her ikisi de Erenköy Talimgâh'ta askerliklerini yapıyorlar. Bu sırada beraber geziyorlar, dertleşiyor, fotoğraflar çektiriyorlar. Mondoros Mütarekesi'nin ardından terhis edilen iki yakın arkadaş (Ali) Adnan ile Ethem, askerlik sonrası 1920'li yılların sonlarında beraber Çakırbeyli çiftliğine yerleşirler. Çiftlik yaşamı iki şehirli genç için kolay değildir. Belinde silah taşımak yerine eğitim görmüş bu iki ağaya, çiftliğin üç kuşaktır kâhyalığını yapan Memişoğlu Mehmet yardım eder. Yine de çiftlikte şartlar çok iyi değildir. Adnan çok geçmeden "Tropika" yani zehirli sıtmaya yakalanır. Ethem yanındadır. Ege'yi işgal eden İtalyanlardan yardım ister. İtalyan komutan Kapitana Moro, çiftliğe doktor olmadığı için eczacısını gönderir. Önce kinin verilir ama Adnan ağırlaşınca Çine'deki İtalyan Enfirma birliğine götürülmesi tavsiye edilir. Bir at arabası ile Ethem, Adnan'ı altı saatlik bir araba yolculuğu sonucu Çine'ye götürür. İtalyanlar yardım etmek için ellerinden geleni yaparlar ama durumu ağırlaşır. Ardından Adnan'a bir Türk doktor yardımcı olur ve yazılanlara bakılırsa bir Yeşilçam filmindeki gibi mucizevi şekilde Adnan iyileşiverir. Ethem tüm bu süreçte Adnan'ı hiç yalnız bırakmamıştır. Beraber çiftliğe dönerler.
AY YILDIZ ÇETESİ "Adnan Menderes'in hayatını kaleme alanlar nedense hep böyle büyük senaryolara ihtiyaç duymuşlar" diyor Soner Yalçın, Efendi'de... Bunlardan bir tanesi de Çakırbeyli Çiftliğinde kurulmuş olan Ay Yıldız Çetesi. Çetenin kurucuları elbette Adnan ile Ethem. Garip olan, Demokrat Partili yıllarda bir dönem tefrikalar halinde yayınlanan bu çetenin "kahramanlık" faaliyetleri, nedense İzmir ve çevresiyle ilgili başka kaynaklarda hiç yer almıyor. Yalnızca 1951 yılında Demokrat Parti milletvekili olan Ali İhsan Sabis'in beş ciltlik hatıralarında yer alıyor. "Harp Hatıralarım" adlı kitaba bakarsanız, Adnan ile Ethem Kurtuluş Savaşı'nda "düşmana karşı" omuz omuza mücadele vermişler. Oysa Efendi'de önemli bir noktanın altı çiziliyor. Ali İhsan Sabis, aslında Malta'da sürgün olarak bulunuyor. Ne zamana kadar dersiniz? 27 Eylül 1921'de Anadolu'ya dönene kadar. Soner Yalçın, o döndüğünde zaten İtalyanların Anadolu'dan ayrıldığının altını çiziyor. Neyse size kitabı anlatmak yerine bu "arkadaştan da öte..." dostluğun izini sürmeye devam edelim. Sakarya'da Yunanlılara karşı kazanılan zaferin ardından Büyük Taarruz hazırlıkları başlamış ve iki kadim arkadaşa da Ankara'nın kesin ve net askerlik çağrısı ile kışla yolları gözükmüştü. Adnan ile Ethem, orduya yeni katılan 2020 subaydan ikisi oldular. Adnan, süvari birliğinde göreve başladı. Ama yine hastalandı. Bu sefer karaciğeri iltihap kapmıştı. Bir süre yatarak dinlenmek zorunda kaldı. Ardından tekrar Söke'ye gönderildi. 5 Nisan 1921'de İtalyanlar bölgeden çekilmek için son hazırlıklarını yaparken, Türklerle iyi geçinen İtalyan komutana veda ziyaretine gelenler arasında iki dost da vardı: Adnan ile Ethem... İtalyan komutan, bu iki gencin modern görünümüne hayran kalmış, üstelik birinin hayatını da kurtarmıştı. 9 Eylül 1922'de Türk ordusu İzmir'e girince Adnan da Kordon'daki sansür şubesinde tercümanlık yapmaya başladı. Elbette Ethem de arkadaşını yalnız bırakmamıştı.
OLMAZ DEMEYİN!!! ADNAN, ETHEM'İN SOYADINI ALIYOR Savaş sonrasında Adnan ile Ethem yine Çakırbeyli çitliğinde yaşamaya başladılar. Bir dedikodu yüzünden bir dönem Adnan çiftlikten zorunlu olarak uzak kalsa da yeniden döndü. Berrin Hanım ile evlendi. Ethem de evlendi... 21 Haziran 1934'de TBMM'den çıkan soyadı kanunu ile iki yakın arkadaş kendilerine yeni soyadları seçtiler: Ali Adnan ERTEKİN ve Ethem MENDERES. Ancak iki yıl sonra garip bir şey oldu. Ali Adnan ERTEKİN, Ethem ile aynı soyadı taşımak istedi ve mahkemeye başvurup soyadını değiştirdi. O artık Adnan Menderes'ti. Adnan ile Ethem MENDERES. Bu konuda yorumlar muhtelif... "Neden böyle bir soyadı değişikliğine gerek görüldü?" sorusu bugüne kadar kimse tarafından sorulmamış. Ancak "Efendi" kitabına bakarsanız, o yıllarda evlenmiş olan Adnan Menderes'in eşi Berrin Menderes ile Ethem'in arasındaki soğukluğun en büyük nedeni bu soyadı meselesiydi. Bu arada Ethem de bir başka jest yapıp doğan çocuğuna en yakın arkadaşı Adnan'ın adını verdi.
DEMOKRAT PARTİ'DE DE BERABERLER Berrin Menderes, Ethem'e karşı olumsuz duygularını hiç saklamasa da Adnan ile Ethem'in arasına da hiç giremedi. DP iktidara geldiğinde Ethem Menderes de Aydın'dan milletvekili olarak meclise girdi. Ardından Adnan başbakanken, Ethem Menderes İçişleri Bakanlığı görevini yapmaya başladı. 1954 seçimlerinden sonra Adnan Menderes başbakanken, Ethem Menderes bu sefer Savunma Bakanlığı görevindeydi. Ethem Menderes, teşkilattan ya da muhalefetten Adnan Menderes'e yönelik tüm saldırılarda kendini siper etmekten hiç sakınmadı. Ama bunun yanı sıra Adnan Menderes'e karşı sesini yükseltebilen tek isimdi. Bir ara başkanı olacağı Türkiye Jokey Kulübü'ne de o yıllarda üye oldu.
ADNAN'I İDAMA ETHEM UĞURLADI 27 Mayıs darbesi pek çok hayatı altüst etmiş ama ikilinin dostluğunu bozamamıştı. Yassıada'da kalanlar arasında Adnan Menderes ile birlikte Ethem Menderes de vardı. Tüm yargılama sürecinde de beraberdiler. Hatta Adnan Menderes asılmadan bir gün önce intihar etmeye kalkınca, ziyaretine adanın komutanı Tarık Güryay ile birlikte Ethem Menderes de gelmişti. İkisi de idam kararının birkaç saat içinde uygulanacağından haberdar değillerdi. Eski günlerden konuşmaya başladılar. Adnan Menderes, kurtulursa Çakırbeyli çiftliğine gidip Çine Çayı'nın kenarında bulunan söğüt ağaçlarının altında oturacağını ve bir daha siyasetle ilgilenmeyeceğini söyledi yakın arkadaşı Ethem'e... Sıcak sohbeti Tarık Güryay böldü. Tedavisi için Deniz Hastanesi'ne götürüleceğini söyledi Adnan Menderes'e... Adnan'ın hazırlanmasına Ethem yardım etti. Adnan ile Ethem son kez işte o hücrede karşılaştılar ama vedalaşamadan ayrıldılar. Adnan Menderes'i götüren vapur Deniz Hastanesi'ne değil İmralı'ya gitti... Sonrasını sanırım biliyorsunuz...
Cüneyt Özdemir, Haftalık, 15.05.2004 |
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
10/9/2007 - Haftanın Köşe Yazısı .... |
|
|
|
ŞİDDET, SİZE DE ÇIKABİLİR! |
|
Bülent TOP
|
Bu ülkede (Türkiye´de) yaşayan insanların TÜMÜ çocukluklarında üç Kemalettin Tuğcu kitabı, gençliklerinde üç Sait Faik kitabı, erişkinliklerinde de üç şiir derlencesi okumuş olsalardı eğer yaşanan ve yaşanmaya hazır şiddet, suç işleme oranı ve bunların yarattığı sosyal mutsuzluk çok ama çok aza inerdi.
Ömrünce kendinde eksiklik olarak gördüğü iktidarı ayağının altındaki gaz pedalı sanan, yumruğu sanan, bıçağı sanan, silahı sanan insanların arasında yaşıyoruz. Her an birinin emriyle ya da hadi demesiyle birilerini linç etmeye, yakmaya-yıkmaya hazır insanlarla bir kaderi, bir ülkeyi paylaşıyoruz. Birlikte linç yapmaya gönüllü bu insanlar, her an bir sokak arasında, bir lokantada birbirlerine dahi şiddet uygulamaya hazırlar. Yaralanmadan atlatılan bir trafik kazasından dolayı çıkan tartışmanın kavgaya dönüşmesiyle birbirini yaralayan hatta öldüren bir toplumdan söz ediyoruz.
Şiddetten gelip, şiddete uzanan bir sürecin ortaya çıkardığı bir döngü var: Anne-baba, koca, öğretmen, usta, komutan, karakol dayakları içinde yetişen bir insan, erginliğinde bu dayakların ve baskıların uygulayıcısı rolünü üstlenir. Çocuğunu döver, karısını döver, öğrencisini döver, çırağını döver, askerini döver, vatandaşını döver; dövmese bile kötü davranır. Yaşamsal eksikliklerin, öç almanın bir yolu şiddet. Büyük erkle baş edemeyeceğini bilen küçük insanın yaşamsal tatmini.
Devletlerin silahlandığı ve güçlünün güçsüzü yok etmeyi hedef aldığı ahlaksızca bir yaşamın içinde, bireyin şiddetten ve silahlardan uzak yaşamasını istemek bir hayal olsa da çağdaş insanın öncelikli talebi bu olmalıdır. Ancak ayrım yapmaksızın. “Bireysel silahlanmaya hayır!” demenin ön koşulu silahlara hayır diyebilmekten geçiyor. Toplumsal silahlanmaya evet mi yani?
Televizyonların geleneksel yapıya övgüler düzen, ağalık düzenine özendiren dizilerle, kan dolu şiddet dolu mafya dizilerine yer vermeleri ve toplumun da genel olarak bu dizilere yoğun ilgisi önemli. Çizgi filmlerin dahi şiddet ve silah dolu olması ürkütücüdür. Ağalık, şeyhlik düzenlerine övgülerle, feodalizme öykünmeyle, silaha ve şiddete neredeyse tapınmayla örülmüş medya dünyası suçlu. Suçlulardan biri demek daha doğrusu. Medyanın elleri çok temiz değil. Şiddeti, tecavüzü, cinayeti ballandıra ballandıra anlatan medyanın, şiddetin toplum tarafından kanıksanmasına ve içselleştirilmesine etkisi çok oldu. Sanki eleştiriyormuş gibi yaparak tecavüz yöntemi tarifi bile veren gazetelerin çıktığı bir ülkede yaşıyoruz. Büyük gazetelerin birinde hangi ilaçların içeceklere karıştırılacağı ilaç isimleriyle anlatılıyordu.
Kültüre ve sanata düşman, şiddete çok eğilimli okumamış cahillerle; kültüre ve sanata kayıtsız, şiddete eğilimli okumuş cahiller vandalizm paydasında birleşiyorlar aslında. İnsanların, kitaplardan, sanattan uzaklaşması, kopması yaşamdan da kopmalarına sürü olmalarına neden oldu. Böyle olunca insanlığın sevgi, hoşgörü, paylaşma, ahlak, barış gibi değerleri değil, sürünün değerleri öne çıktı. Öncelikle insanlık değerlerini yitirmiş, sözde çağdaş ülkeler silahları ürettiler ve diğer yoksul ülkelerde tükettirdiler. Bazen toplu katliam şeklinde, bazen iç savaş çıkartarak, bazen bireysel herkesin beline kolayca silah koyarak.
Eğitim şiddetin ana önlemi değil mi? Peki verilen eğitimin içine baktığınızda, kitapları incelediğinizde, kan, şiddet, hamaseti gördüğünüzde ne diyeceksiniz? Hepsi düşmandı, astık, kestik hep biz kazandık tarzı bir eğitimde, şiddetten uzak bir toplum nasıl çıkabilir? Okul, medya, aile, sanat, hepsi eğitimin parçası. Bu eğitimle yaşamı onarmasını, güzelleştirmesini becermemiz gerekiyordu, bunu başaramadık. Kültürünü öğrenmeden ve öğretmeden yemek yemenin, kültürünü öğrenmeden ve öğretmeden içki içmenin, bina yapmanın, eğlenmenin, spor yapmanın, müzik yapmanın bir anlamı yok. Bunlar bu haliyle yaşamı zorlaştıran yozlaşmanın parçaları olarak oramızı buramızı yaralıyorlar. Kanayan bir toplum oluyoruz daha çok.
Felsefe bir avuç insanın kendi aralarında tartıştıkları bir şey, edebiyat bir avuç insanın kendi aralarında yazıp okudukları bir şey haline dönüşürse eğer; toplum da insandan hayvana doğru ters bir evrilme yaşar. Bunun yaşama yansıması ise, kabalıktır, şiddettir, çevre düşmanlığıdır, sanat düşmanlığıdır, yabancı düşmanlığıdır, sevgisizliktir, bencilliktir, hayvanları yok saymaktır, yabancılaşmaktır, yoksullaşmaktır, güzel tüm değerlerden uzaklaşmaktır.
Savaşları, şiddeti yücelten, öznel, bilimden-çağdaşlıktan uzak bir öğretimin yarattığı ortalama insanın bencil olması, vandal olması kaçınılmaz. Bu yüzden de yaşadığı sokağı, kenti, şehri, ülkeyi çekinmeden kirletir. Bu kirletme bazen arabadan caddeye dökülen sigara küllüğü olur. Bazen moloz yığını, bazen kötü inşaat, bazen kulakları delen kötü bir müzik. Öğretilen yaşamın estetiği değildir çünkü. Bu yüzden doğaya, insana, hayvana saygısı olmaz. Bu yüzden doğaya, insana ve hayvanlara karşı verilen uğraşları fantezi olarak görür. Vandal erki erkeklikle özdeşleştirir. Erkek egemen bir yapı işine gelir. Futbol maçlarında eğitilmiş insanların yaptıklarına bir bakın. Şiddete eğilimli toplumsal yapının yüzüdür futbol maçları. Bu şiddeti birbirlerine yansıtmakla kalmazlar sokağa taşırlar; silahlar konuşur, çocuklar serserilerin kurşunlarına hedef olur. Düğünlerde de havaya diye insanlara silah sıkanlar içinde ben hiç kadın fotoğrafı görmedim. Tüm bunlar bir iktidarsızlığın belgesi, göstergesi gibidir. Bir serseri kurşun yüzünden bacağı kesilen çocuk hastanedeki yatağından topluma “Silah çok kötü birisi.” diye seslendi. Bu çocuğa hastane ziyaretinde birileri oyuncak silah hediye etmiş. Çocuk farkında ama yetişkin sorunun farkında değil.
Bilimi, öğretimi çağdaş olmayan, sanattan kopmuş, kültürünü, tarihini bilmeyen, ortak değerlerinin cahili bir toplumu yapay unsurlarla ayrıştırmak, kızıştırmak, çarpıştırmak çok kolaydır. İnsanlık ayıbı diyebileceğimiz son yüzyılın büyük savaşları, katliamları, iç savaşları ve hala süregiden savaşların insanlık tarafından akıl almaz bir şekilde sıradan bir şeymiş gibi algılanması ve karşılanmasının bir nedeni olmalı. Yapay bir “biz” oluşturarak “onlar”ı düşman ilan etmek ortak hareket etmeye, şölene aç insanlarda iyi bir şey yapılıyor yanılsaması yaratıyor. Bunun iki ana malzemesi etnik unsurlarla dinsel unsurlardır. Kutsal, şiddetin ayıbını örter. Kutsal haksızlıkları normal gösterir.
Dursun Onat o zavallı kadının tüm bedenine DURSUN, DURSUN diye jiletle yazdı. İnsanlık onurunu ayaklar altına alan bir şiddet örneğinin utancını yaşadık. On yıllardır şiddeti öven medyanın tavrı, insanların eğitimsiz bırakılması, sanat düşmanlığı, pompalı tüfeklerin kolayca satılması, silah ruhsatının kolayca verilmesi ve kaçak silahların rahat hareketi bu ülkenin üzerine DURSUN, DURSUN diye yazıldı.
Siz şimdi siz’den gayrı bir şeymiş gibi izliyorsunuz ya şiddeti; televizyon haberlerinde, gazetelerde, kurtlar sofraları dizilerinde. Savaşta yanındaki ölen asker kadar sevinçlisiniz belki. Ama kötü bir haberim var. Şiddet, her an, her yerde sizi de bulabilir; şiddet size de çıkabilir. Bir sokak arasında, bir gece yarısında, bir maç sırasında, bir apartmanın kapısında; her an şiddete maruz kalabilirsiniz. O yüzden nereden ve nasıl gelirse gelsin, şiddetin her türlüsüne ve şiddete neden olan her eyleme, her söyleme karşı çıkmasını bilmemiz gerekiyor. Taraf tutmaksızın. Çünkü şiddetin tarafını tutan şiddete hedef olur. Şiddetin tek karşı tarafı insanlıktır.
| | | |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
3/9/2007 - Türk Ordusuna Saldırmayın! |
|
Türk Ordusuna Saldırmayın!
|
 |
|
|
 |
| Ajansturka.Com yazarı, MHP eski milletvekili Cemal Enginyurt'tan çok çarpıcı analiz... |
 |
| 01 Eylül 2007 Cumartesi |
 | |
 |
| ******>
Cumhurbaşkanlığı seçimi süresince askere karşı başlatılan saldırılar, Cumhurbaşkanı seçiminin arkasından daha da artarak devam ediyor. Son olarak Yeni Şafak gazetesinde Ali Bayramoğlu’nun yazısı da, bunun en önemli göstergesi.
DTP Genel başkanın açıklamaları da yenilir yutulur cinsten değil. Ahmet Türk, Türk ordusunu bölücü ilan edebilecek kadar pervasızlaştı. Köşe yazarlarının, özellikle iktidar yanlısı kartel medyasının Askeri hedef alan açıklamalar yapmaktan geri kalmaması dikkat çekiyor.
1950’li yılların ortalarıydı, Demokrat Parti büyük bir çoğunlukla iktidar olmuş, adeta tek hakim güç haline gelmişti. Birileri o günlerde de Türk ordusuna saldırmayı amaç edinmiş, sanki demokratik bir seçim değil, askerden rövanş alınmış gibi davranıyordu.Ordu kışlaya davet ediliyor, her yerde askerin artık bir gücünün kalmadığı haykırılıyordu. Netice 27 Mayıs 1960, bir sabah “dükkan kapanmıştı”.
Bakıyorum da tarih yeniden tekerrür ediyor gibi. 22 Temmuz demokratik bir teamülün neticesi değil de, askerden hesabın görüldüğü gün gibi algılanıyor. Yine birileri askeri kışlaya gönderiyor, askerden hesap sorulduğunu söylüyor, milletin askere gerekli cevabı verdiğini ifade ediyor, bu saatten sonra artık askerin bir hükmünün olamayacağını açıklıyor.
Bütün bunlar yetmezmiş gibi, yabancı basında ateşe körükle gidiyor. Adeta Cumhurbaşkanlığı seçimi ılımlı İslam ile, Türk ordusunun bir savaşı gibi gösterilip, İslamcıların zaferi diye takdim ediliyor. Anlayacağınız tahrik üstüne tahrik almış başını gidiyor.
İşin en ilginç olanı da bu furyada, Türk ordusuna saldırmak “prim yapar” hale geldi. Bakkalı manavı, köylüsü çiftçisi, memuru işçisi, “Türk ordusu, milleti yok sayamaz, gereken ders verilmiştir, artık söz sırası bizdedir. Asker haddini bilmelidir” diyecek kadar haddini aşmıştır. Cumhuriyetin savunucuları adeta büyük bir yalnızlığa itilmiş, Türk askerine sahip çıkmak darbe çığırtkanlığı yapmakla itham edilir olmuştur.
Beyler! Türk ordusu, Lüksemburg ordusu değildir. Bu ordu bütün Türk Milletinin göz ağrısı, kutsal vatan topraklarının sevdalısı, peygamberimiz Hz. Muhammed’in ismi ile şereflenmiş mübarek bir ordudur. Bu ordu, bilinmelidir ’ki herkese lazımdır. Hatta bugün hakaret edenlere dahi. Onun için lütfen Türk askerini ve ordusunu yalakalık yapacağız diyerek, çirkin kalemlerinize ve salyalı ağızlarınıza meze yapmayın.
Keser döner, sap döner. Bir gün olur hesap döner. Hesabın döndüğü o gün de erkekliğinizi görmek dileğiyle…... | |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
8/5/2007 - 'Aydın Menderes'in yazılmamış dramı' |
'Aydın Menderes'in yazılmamış dramı' 06.05.2007, 15:14
"Siz dört yaşındayken, babanız "Başbakan" oluyor.Sonra tam 10 yıl, "Başbakan’ın oğlu" olarak el bebek gül bebek büyütülüyorsunuz.Ve gün olup devran dönüyor. Siz delikanlılık çağına geldiğinizde..." |
|
|
Hürriyet - Ahmet Hakan Coşkun
Aydın Menderes’in yazılmamış dramı
"Şöyle bir düşünün bakalım:
Siz dört yaşındayken, babanız "Başbakan" oluyor.
Sonra tam 10 yıl, "Başbakan’ın oğlu" olarak el bebek gül bebek büyütülüyorsunuz.
Ve gün olup devran dönüyor. Siz delikanlılık çağına geldiğinizde...
Başbakan olan babanız, birden "asılacak adam" durumuna düşüyor.
Ne yapar, ne edersiniz?
Hapisteki babanızı gözünüzün önünde küçük düşürürlerken...
Sizi "Düşüklerin çocukları" diye itip kakarlarken...
Anneniz elinizden tutup, babanızın en büyük siyasi rakibinden medet umarken...
Nasıl bir haleti ruhiye içine girersiniz?
Bir yanınızı Allah’ın belası bir intikam duygusu sarıp sarmalarken...
Bir yanınızı yüksek bir bağışlama duygusu mu kaplar?
* * *
Düşünmeye devam edin:
Siz bir müddet "intikam" ve "bağışlama" duyguları arasında gidip gelirken...
Ve tam da "acıyla uğraşacak yerlerinizi yok etmiş" iken...
Birden abinizin intihar ettiği haberini alıyorsunuz.
Yeniden bir sarsılış, yeniden gözlere oturan o büyük şaşkınlık!
Ve daha intiharın yol açtığı kasırga durmamışken...
Bu kez kardeşiniz bir kaza sonucu hayatını kaybediyor.
Bir yandan, "Bu ailenin başında bir uğursuzluk dönüyor" fısıldamalarını işitiyorsunuz, bir yandan da derin bir keder çöküyor üzerinize.
Ve sonra yine dingin bir fasıla...
Ve tam "Artık uğursuzluk bitti" demeye başladığınız bir dönemde...
Kuru beyaz bir mevsimde...
Bu kez hedefte siz varsınız:
Vücudunuzu kımıldamaz hale getiren bir trafik kazası vuruyor sizi.
Hadi gelin de "Mevlam birçok dert vermiş / Beraber derman vermiş" türküsünü söyleyin bakalım.
* * *
Şevket Süreyya Aydemir, Adnan Menderes’in sonu çok acıklı biten yaşamını 500 sayfayı aşan "Menderes’in Dramı" adlı kitabında anlattı.
Sadece Aydemir de değil, nice anlı şanlı kalem, Menderes’in dramını anlatmak için birbiriyle yarıştı.
Fakat ne yazık ki...
"Oğul Menderes’in dramı" için bırakın bir kitabı, bir broşür bile yazılmadı.
Oysa...
Aydın Menderes’in dramı, babasının dramından çok daha ağır, çok daha travmatik ve çok daha etkileyicidir.
Öyle...
Şairin, "Velhasıl onlar vurdu, biz büyüdük kardeşim" dediği türden destansı bir dram değildir onunki...
Utançların, küçük düşmelerin, doğru dürüst öfkelenememelerin ve içe atmaların beslediği, "tevekkül" ile "meydan okuma" arasında kararsız kalmış, sinematografik bir dramdır.
Yani tahammül edilmesi hayli güç bir dram.
* * *
Dün DYP-ANAVATAN birleşmesi üzerine CNN Türk’te Aydın Menderes konuşuyordu.
İki partinin birleşip "babasının partisi"ni yeniden diriltilmesi karşısında sevinmesini beklersiniz değil mi?
Ne gezer!
Ateş püskürüyordu.
O konuşurken "Aydın Menderes’in çelişkileri" başlıklı bir makale kurgulamaya başladım.
Şöyle bir düşündüm:
Refah Partisi’ne geçtiği gün, "Pazara kadar değil mezara kadar Refah Partiliyim" demişti.
Hatta en aşırı İslamcının bile söylemekten çekineceği, "Bundan sonra İslam’ın neye uygun olduğu değil, neyin İslam’a uygun olduğu tartışılacak" cümlesini haykırmıştı.
Ancak Refah çizgisinin başı belaya girince, ilk giden Aydın Menderes olmuştu.
Sonra DYP’ye girmiş, ancak orada da rahat durmamıştı.
İşte şimdi de birilerinin umutla sarıldığı "DYP-ANAVATAN" birleşmesine tavır koyuyordu.
Evet... Bütün bunlardan "Aydın Menderes’in çelişkileri" ya da "Bir huzursuzun maceraları" başlıklı bir yazı çıkardı. Ama yazmadım, yazamadım.
Çünkü...
"Aydın Menderes’in yazılmamış dramı"nı getirdim gözümün önüne...
Ve en sonunda şuna karar verdim:
Çekilen bunca acının sonunda...
Bu kadar çelişki, bu kadar huzursuzluk gayet normaldir.
Allah bundan sonra acı vermesin." | |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
19/4/2007 - Yaşa sen Büyük Türk Milleti, sen çok yaşa ... |
Yaşa sen Büyük Türk Milleti, sen çok yaşa ...

Onurlu Türk Halkı hergün biraz daha fakirleşiyor ...
Hayat o kadar pahalı oluyor ki günden güne... İnsanlar artık asgari ücretle bile iş bulamazken bir de askari ücret alanların hali nice kimbilir. Evde iki çocuk yemek bekler, elektrik, su derken evde hanım güleryüzü nasıl beklesin?
Peki ne olacak bu Cumhurbaşkanlığı seçimleri ?
Ya arkadaş, kimi seçerseniz seçin demez mi vatandaş ? Ama bizim milletimiz o kadr büyük bir millet ki, o kadar köklü soylara sahip ki, tarihin eskimeyen onuruyla hala duyarlı ve hala umursuyor. Kendi derdini unutup ülkesinin, Türkiye'nin meselelerini düşünüyor ve bu meselelerle yatıp bu meselelerle kalkıyor her yeni gün.
Cumhurbaşkanı Kim olacak ?
Aslında Cumhurbaşkanı kim olacak sorusu yeterli mi onu bilemiyorum. Bunu yanında sorulması gereken soru acaba şöyle olsa nasıl olurdu ; " Bu memleketin hali ne olucak ? Peki ya günden güne fakirleşen benim onurlu, duyarlı milletimin hali ne olucak ?

Kim kazanıyor ?
Hiç cari açığımızın ne kadar olduğuna dikkat ettiniz mi? Merkez Bankası, 2006 yılı Nisan ayında cari açığın, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 62,3 artışla 4 milyar 122 milyon dolar olarak gerçekleştiğini açıkladı. Yani ? ........
Kim kazanıyor bilinmez ama, biz kaybediyoruz.
Her geçen gün k-a-y-b-e-d-i-y-o-r-u-z.

Nasıl kazanırız ?
Türk malı kullanarak kazanırız.
Japonya bunu zamanında yaptığı için dünyanın en büyük teknoloji merkezi olmayı başardı. Bunu Çin de böyle yaptı Arjantin de ... Kendi ürettiğimizi tüketmeliyiz. Eğer üretmiyorsak tüketmemeliyiz. Lükse harcanan para geri dönüşü olmayan paradır. Yerli malına harcarsak Lüksü biz dünyaya ileride mutlaka satarız.
Onurlu Türk halkına da bu yakışır ...
Hüseyin Abdi
19.04.2007 İstanbul |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
|
www.haberturkiye.blogcu.com
Güncel gelişmeler, Köşe yazıları, Yorumlar, Türkiye'nin en sıcak haberleri artık www.haberturkiye.blogcu.com da
Haber Kategorileri
|