Türkiye'nin Haberi, Türkiye'nin Haber Sitesi

26/8/2009 - Solcular & İslamcılar arasına kimler girdi

Kategori: Siyaset
28 Haziran 2009
Soner YALÇIN

 sonery@hurriyet.com.tr

Solcular & İslamcılar arasına kimler girdi


Türkiye'de İslamcılar neden sağcıdır? Bu soruyu bugün sormamın nedeni İran'daki gösterilerdir. Komşudaki olaylar Türkiye'deki İslamcı medyanın kafasını karıştırdı. Ancak yavaş yavaş “Batı'nın İran'a müdahale etmek için bu tür olayları çıkardığını-desteklediğini-abarttığını” söylemeye/yazmaya başladılar. O halde artık şu kritik soruyu sorabiliriz: İran'daki gösterilerle Türkiye'deki Ergenekon arasında nasıl bir bağ var? Tüm bunlar size karışık gibi gelebilir ama inanın hiç değil...


Tüm sorunların kaynağı olarak moderniteyi ya da kaba pozitivizmi gören İslamcılar, “düşman belirleme” konusunda -dün olduğu gibi bugün de- hata yaptıklarını hiç düşünüyorlar mı?

Soruyu açmak için siyasal İslamcılığın ortaya çıkış sürecine bakalım...

Siyasal düşünce tarihine İslamcılık -şaşırtıcı gelebilir ama- 1860'ların ikinci yarısından itibaren Jön Türkler ile girdi. Asıl gelişimini 1908 Temmuz Devrimi'nden sonra gösterdi.

Osmanlı'daki üç siyasal tarzdan -Osmanlıcılık,Türkçülük ve İslamcılık- biriydi.http://preview.hurriyet.com.tr/preview/image.aspx?picid=8292031

Türkçülerle hiçbir zaman problemleri olmadı. Hep kardeş ilişkisi içinde oldular; tıpkı bugün gibi. Hedeflerinde sadece modernist/pozitivist Batıcılar bulundu.

Parantez açmalıyım: Bu konuda da anlaşılması zor “beğeni tercihleri” var.

Örneğin İslamcı belediyeler bugün Namık Kemal'e mesafelidir; nedense adını bir yere vermezler. Niye? Rakı içtiği için mi!?

Şaka bir yana halbuki Kanun-i Esasi'nin daha katı şeriat hükümleriyle dolu olmasını isteyenlerin başında komisyon üyesi Namık Kemal gelmekteydi. Sorun Namık Kemal'in padişaha başkaldırması mıdır? O halde Mehmet Akif Ersoy'u niye çok seviyorlar? Namık Kemal'den daha ilerici ve modernisttir. Yoksa bu beğeninin altında, “Atatürk'ün şapka devrimine karşı çıkıp Mısır'a gitti” şeklinde uydurulmuş bir yalana inanmaları mı yatmaktadır? Mesele bu kadar yüzeysel mi algılıyorlar? Galiba.

Bakınız, İslamcı kadroların siyasal duruşlarını belirleyen ana eksen, “milli-manevi değerlere bağlılık” diye ifade edilen kültürel duygusallıklarıdır. Küçümsemek gibi kastım yok- ama birkaç istisnai isim dışında İslamcı kadroların çoğunun bilgisi “imam-hatip” düzeyindedir. Bilmezler ki din bilgi kaynağı değil kuvvet kaynağıdır.

Bu nedenle sürekli siyasetin dinsel dilinin “figüranı” olmaktadırlar.

 Aslında hala 35'inci madde tartışılıyor 

Bizim İslamcılar'ın olaylara bakış perspektifleri dardır; meseleleri “okuma” sorunları vardır.

Örneğin: 31 Mart 1909'daki gerici ayaklanma salt Osmanlı'nın iç sorunu olarak görülebilir mi? Gericilerin arkasında İngilizler olduğu bugün sır değildir. (Dışişleri Bakanı Edwards Grey ile İstanbul'daki İngiliz büyükelçiliğinin yazışmaları üzerinde artık gizlilik kararı yoktur.)

Meselenin özü İngiltere ve Almanya'nın Osmanlı üzerindeki nüfuz mücadelesidir.

Hadi Prens Sabahattin sırtını nereye dayadığını biliyordu. Ya ayaklanan Derviş Vahdeti gibi İttihadı Muhammedi örgütü mensupları? Hayır! Onlar sadece “Gavurluk istemeyiz” diyorlardı. İttihatçılar Anayasa'da yer alan Padişah'a meclisi kapatma yetkisi veren 35'inci maddeyi kaldırmak istiyorlardı. Gericilere göre ise bu 35'in anlamı; 30 ramazan, 5 de beş vakit namaz idi!

Mesele bu kadar yüzeyseldi. Bugün Türkiye'de hala “35'inci madde” benzeri oyunlar oynanmaktadır!

Diyoruz ya ortada bir “okuma” sorunu var.

Peki bunun sebebi nedir? İslamcılığın zihinsel paradoksunu kimler belirledi? Onları kuşkucu değil “ezberci” yapan kimlerdi? Ellerine bu basma kalıp reçeteleri kim verdi?

Burada karşımıza bir isim çıkıyor: Cemaleddin Afgani (1838-1897).

Afgani, Osmanlı'daki İslamcıların düşünsel haritalarını çizen ilk kişiydi.

Şeyhülislam Musa Kazım Efendi, Şeyh Ömer Fevzi Mardin, Babanzade Ahmed Naim, Prof. Ebulula Mardin, Mehmet Akif, Eşref Edib, (CHP genel başkanı) Şemseddin Günaltay, Mehmet Ali Ayni, Prof. İsmail Hakkı İzmirli, Sadrazam Said ve Nazır Abbas Halim Paşalar gibi “seçkinci” İslamcılar'ın hepsi Cemaleddin Afgani'nin “müritleriydi.”

Sırat-ı Müstakim'den Sebil ür-Reşad'a kadar siyasal İslamcılar'ın yayın organlarının çizgisini onun görüşleri belirledi.

Temel görüş şuydu: İslam ilerlemeye engel değildir; onu geri bırakan etkilerden kurtarılmalıdır. Kültürel değerlerimizi kaybetmeden Batı'ya yönelinmelidir.

Burada derinlikli bir siyasi ve iktisadi tahlil yoktur. Sorun sadece kültürel olarak görülmektedir.

 Şeyh Mason çıktı

Şeyh Cemaleddin Afgani ve takipçisi İslamcıların sorunu analiz edememelerinin nedeni İngilizler idi.

Hindistan'ı sömürge yapan İngilizler, Müslümanlar'ı hep kontrolleri altında tuttular.

Sıkı durun; siyasal İslam dünyaya 1840'larda Hindistan'dan yayıldı. Tabii İngilizlerin himayesinde olduğunu söylemeye gerek yok.

Bize de buradan geldi; yani İngiliz patentlidir.

Şeyh Afgani'nin aynı zamanda Kahire'deki Şark Yıldızı Locası'na 7 temmuz 1868'de girdiğini ve Mısır'da kurulan mason locasının başına getirildiğini yazarsam mesele daha iyi anlaşılır mı?

Hadi bir ek bilgi daha vereyim: Afgani, dünyadaki İslamcıları derinden etkileyen Ziya ül-Hafıkayn dergisini de Londra'da çıkardı.

Bakınız; denir ki “ilk İslamcılar antikolonyalisttir.” Bu uydurmadır. Afgani ortada; amansız hastalığından kurtulması için İngilizler ellerinden gelen her fedakârlığı yaptılar.

Örnek çok; işte Muhammed İkbal! İngilizler, İkbal'e sadece büyük bir şair olduğu için mi “Sir” unvanı verdi? İslamcıların beğenilerini bile belirleyen İngilizlerdi! Neyse…

Hintli Müslümanlar'ın etkisi

Yazıyorlar; “ilk İslamcılar anti-kolonyalistmiş!” Açmayalım şimdi Süveyş Kanalı meselesini; ya da Hasan el Banna'nın İngiliz parasıyla kurduğu Müslüman Kardeşler hikâyesini.

Kim kimi kandırıyor? Antikolonyalist olanlar ulusal hareketlerdi, sosyalist örgütlerdi ve ne yazık ki İslamcıların hedefinde de sadece bunlar vardı!

Türkiye'de farklı mı oldu? Daha önce bu sayfada yazdım. Osmanlı İslamcıları ilk başta Bolşevik hareketine sıcak baktılar. Sosyalist fikirlere düşmanlıkları yoktu. Hatta, İslam ile sosyalizmin benzerliklerini yazıyorlardı. Bolşeviklik revaçtaydı.

Sonra düşmanlık girdi araya... Kimler yaptı bunu?

Alın size bir örnek daha; merkezi yine Hindistan!

Hint Müslümanlardan Şeyh Müşir Hüseyin Kıdvay'ın İngiltere'de çıkardığı “İslam ve Sosyalizm” kitabı ilk düşmanca yazılmış kitaptır.

Kimler tercüme edip Osmanlı'ya getirdi bunu? Cemaleddin Afgani'nin müritlerinin çıkardığı Sebil ür-Reşad, 4 gün boyunca neden sayfalarını bu kitaba açtı?

İslamcılar hâlâ ezberletilen sözleri tekrarlayıp duruyorlar. İyi niyetli olanların, İngiliz Askeri Haberalma Servisi'nin 1920 yılına ait gizli raporlarını açıp okumaları gerekir. Bu belgelerde Müslümanları sosyalistlere karşı nasıl harekete geçirdikleri açık açık görülmektedir.

“Komünistlerde kadınlar ortaklaşa kullanılan maldır” yalanı Londra üzerinden Osmanlı'ya gelmedi mi?

Bakınız laf lafı açıyor...

Ne zaman ki Ankara hükümeti, Sovyetler Birliği'nden silah-altın yardımı almıştır; ne tesadüftür ki Hintli Müslümanlar da Ankara'ya para göndermişlerdir! Hintli Müslümanların bu yardımının arkasında, Ankara'nın tamamen Bolşeviklere yanaşmasından çekinen İngilizlerin parmağı yok mudur sanıyorsunuz? Sorunun sorulamadığı tarih resmi/dogmatik tarihtir!..

Yeşil Gladio faaliyetleri açığa çıkarılmadı

Önce bu sorunun yanıtını aramalıyız: Türkiye'deki İslamcılar niye sağcıdır? Kimse dinsel nedenler ileri sürmesin; Latin Amerika'daki kiliseler-Hıristiyanlar niye solcudur o zaman? Üstelik Vatikan ve Opus Dei'nin büyük dinsel kampanyalarına rağmen. Türkiye'deki İslamcılar “baş düşman” olarak sürekli Tanzimat- İttihat ve Terakki ile Cumhuriyet modernizmini görmüşlerdir? Bakış açılarının baş çelişkisi bu kültürel/modernist gelişmelerdir.

Nasıl bir sarmal içine alındıklarının farkında mıdırlar? Soğuk Savaş başlangıcında Komünizmle Mücadele Derneği'ni, İlim Yayma Cemiyeti'nin neden kurdurulduğuna kafa yoruyorlar mı?

O tarihe kadar solcularla İslamcılar aynı dergilerde çalışıyorlardı.

Sonra devreye Gladio'nun anti-komünist güçleri girdi. ABD'nin 6. Filosu'nun gelişini protesto eden solcu gençleri öldürenler bunlar değil miydi?

Gladio, 12 Mart'ı, 12 Eylül'ü “babasının hayrına mı” organize etti?

Peki bu Gladio şimdi Ergenekon'un neresinde? İçinde mi, karşısında mı?

Samimi İslamcılar bu soruyu düşünmelidir...

 İran olayları Ergenekon'dan bağımsız değil

İslamcıların temel sorunu “düşman” tanımından kaynaklanıyor.

Meseleleri hep kültürel bir iç sorun olarak görüyorlar. Doğru dürüst bir “emperyalizm” tanımlahttp://preview.hurriyet.com.tr/preview/image.aspx?picid=8292032rı yok.

Siyaseti bilinçli olarak içeriksizleştiren liberaller gibi, emperyalizme “geçmiş çağın safsatası” gözüyle mi bakıyorlar? Hayır!

İşte bu “hayır” yanıtıyla geldik İran olaylarına…

İslamcıların çoğu diyor ki: “ABD, İngiltere ve İsrail, İran'a müdahalenin gerekli olduğunu dünya kamuoyuna ikna etmek için olayları abartıyor.”

Bu analiz doğru mudur? Önemli değil, bu başka bir yazının konusu olabilir. Burada üzerinde durulması gereken konu, İslamcıların bu meseleye “antiemperyalist” bir söylemle yaklaşıyor olmasıdır.

Demek İslamcıların antiemperyalist bir bakış açıları var! Demek İslamcılar, ABD'nin Irak ve Afganistan'a “özgürlük” - “demokrasi” götürdüğüne inanmıyorlar.

Demek İslamcılar Batı'nın Sırbistan, Gürcistan, Ukrayna gibi ülkelerde Batı destekli “renkli devrimler” yaptırdığını kabul ediyorlar.

Demek İslamcılar, Soğuk Savaş'tan sonra dünyanın yeni bir paylaşım mücadelesine sahne olduğu tespitine katılıyorlar.

O halde…

İran'daki olayları içişleri olarak görmüyorlar ise, Ergenekon'u nasıl Türkiye'nin iç meselesi olarak değerlendiriyorlar?

Hiç düşünmüyorlar mı; TSK niye hedeftir? “İran ve Rusya yeni müttefiklerimiz olsun” diyen paşalar niye gözaltına alınmış, tutuklanmıştır? Bu görüşü savunan Avrasyacı siviller niye Silivri'ye tıkılmıştır?

Komşu İran'da “emperyalist parmağına” işaret edeceksiniz; Türkiye'de “o parmaktan” hiç bahsetmeyeceksiniz!

Türkiye'deki meseleleri hala modernite sorunu olarak görmeleri İslamcıları düşünsel körlüğe iteklemiştir.

Değiş tokuş yapalım

Şimdi buraya; “İslamcılar Türkiye'de çatışmanın ekseni olarak kültürel hakları görüyorlar ise, dünya ölçeğindeki bu büyük paylaşım savaşının piyonu olarak kalmaya mahkûmdurlar” diye yazsam ağır mı olur?

Hadi öyleyse yazıyı sert bir üslupla değil, bir değiş tokuş önerisiyle bitirelim.

İslamcılara; Mehmet Altan'ı, Ufuk Uras'ı, Yasemin Çongar'ı verelim; onlardan Ali Bulaç'ı, Mehmet Bekaroğlu'nu ve Ayşe Böhürler'i alalım. Yetmez derlerse üstüne bir de Engin Ardıç'ı ekleyelim…

Münevver Ayaşlı'nın Cumhuriyet düşmanlığı

İslamcı yazarlar arasında en çok yararlandığım yazarların başında merhum Münevver Ayaşlı gelmektedir.

O, İslamcıların sembol isimlerinden biridir... Özellikle her kitabında mutlaka http://preview.hurriyet.com.tr/preview/image.aspx?picid=8292033“Selanik'te doğdum ama umumi manada anlaşıldığı gibi Selanikli değilim“ demesini hep tebessümle okurum. Öyle olsa ya da böyle olsa ne fark eder ki? Yazılarının değeri mi düşer; saygınlığı mı azalır? Ya da hitap ettiği cemaatteki etkinliği mi? Neyse...

Münevver Ayaşlı tam bir “Osmanlı aristokratıdır.“

Osmanlı İslamcılarının son temsilcilerindendir. Cemaleddin Afgani'nin tüm öğrencileri gibi o da, Batılılaşma ile gelenek arasında sıkışmıştır.

Kitaplarında, saraya ve Osmanlı kültürüne ne kadar bağımlı olduğunu özenle- ısrarla gösterir.

Saltanatı ve halifeliği kaldıran Cumhuriyet'e ise ateş püskürür. Cumhu-riyet'i Osmanlı kültürünün, hayat tarzının, terbiyesinin yıkılmasının sebebi olarak görür. Ancak...

Rahmetli Ayaşlı, saray sevgisini o kadar abartır ki, salt Osmanlı sarayını değil Avrupa'daki tüm saraylara övgüler dizer.

Bu yıl çıkan “Hamin-ne'nin Suret Aynası“ adlı eserinde İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth ve Hollanda Kraliçesi Juliana'ya övgüde sınır tanımaz. “Bu güzel, akıllı, müdebbir (tedbirli), memleketini ve eski ‚hayali cihan değer' maziden arta kalan ‚Commun World'ü gayet iyi idare eden bu dört çocuk anası ve çok iyi zevce genç kadın kimdir: II. Elizabeth!“

Peki Münevver Ayaşlı kimi sevmez?

 ”Efendim, Napolyon karakter bakımından de pek sağlam bir şey değildi. İhtilal subayı olarak sahneye çıkan Napolyon bir imparatorluk kurmuştu. Krallar ve hanedanlar aleyhinde olan Napolyon, Avrupa'nın en eski bir hanedanı olan Habsburglardan kız istedi ve Avusturya imparatoriçesinin kızını aldı. Napolyon bir kraliyet ailesine mensup olmamanın ve meşru yoldan tahta oturmamanın kompleksi içinde idi. Enver'i Napolyon'a benzetebiliriz. Baldırıçıplak bir ihtilalci olarak sahneye çıkan Enver, sonradan padişahın damadı olmak ihtirasına düşmüştü.“

Ona göre, Napolyon kötüydü General de Gaulle iyiydi; çünkü, “dünyadaki tek emperyalist ülke“ olan Sovyetler Birliği“ ne karşı çıkmıştı! Türkiye'deki İslamcıların düşünsel paradigmasını “Osmanlı aristokratı“ Münevver Ayaşlı gibi yazarlar oluşturdu.

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

19/1/2008 - Mason Locası'nı karıştıran 'espri'

Kategori: Siyaset

Mason Locası'nı karıştıran 'espri'

 Mason Locası'nı Karıştıran ' Espri'

 


Yolsuzluktan üç eski yöneticinin ihraç edildiği Mason Locası'nda bir skandal daha....

Eski Büyük Üstat Kaya Paşakay'ın eşi hakkında loca toplantısında yaptığı espri nedeniyle Davut Berker adlı bir yönetici disipline verildi. Kınama cezası verilen Berker'in yöneticilikten alınması gündeme geldi.

İşte Loca'daki eş esprisi
Paşakay gecikince yönetici Davut Berker başka bir üyeye imalı imalı şöyle dedi: "Daha önce Gülseren Hanım'a sormuştun. Aranızdan su sızmıyor. İstersen yine ara, sor. Üstat nerede kalmış!"


Mason Locası'nı karıştıran 'espri'

Eski Büyük Üstat Kaya Paşakay'ın eşiyle ilgili espri yapan Davut Berker adlı bir yönetici kınama cezası aldı. Berker'in yöneticilikten alınması gündeme geldi.

Usulsüz harcama iddialarıyla karışan Mason Locası'nda şimdi de Eski Büyük Üstat Kaya Paşakay'ın eşi hakkında espri yapan üyenin aldığı ceza nedeniyle yönetim krizi çıktı. Aralık ayındaki seçimler öncesinde yaşanan olay şöyle gelişti: Büyük Üstat Kaya Paşakay, bir gün Yönetim Kurulu toplantısına geç kalacağını ve kendisi gelmeden toplantıya başlanmaması ricasını arkadaşlarına iletti. Üyeler 2 saat boyunca Paşakay'ı bekledi. Paşakay'dan haber çıkmayınca üyelerden birisi eşi Gülseren Paşakay'ı arayarak Büyük Üstat'ın nerede olduğunu sordu. Bu olaydan yaklaşık 2 hafta sonra Kaya Paşakay toplantıya yine geç kaldı. Üyelerden biri olan Davut Berker daha önce Büyük Üstat'ın eşini arayan üyeye bir espri yaptı. Bazı üyelerin gülümsediği bu espriye Büyük Üstat çok sert tepki gösterdi. Davut Berker, İstanbul'daki Şube Disiplin Kurulu'na sevk edildi. Tanıkları dinleyen kurul, Berker'in kınanmasına karar verdi. Bunun üzerine Berker, İstanbul, Ankara ve İzmir'deki Şube disiplin kurullarının üst makamı olan Yüksek Disiplin Kurulu'na itirazda bulundu.

ÜYELİĞİ DÜŞEBİLİR
Bu sırada 18 Aralık genel kurulu yapıldı ve Davut Berker 1. yedek üye olarak yönetim kuruluna seçildi. Usulsüz harcamalar yaptığı iddia edilen 3 isimden biri olan Koray Darga yönetim kurulu üyesi seçilmesine rağmen istifa etti. Darga'nın istifasının ardından 1. yedek üye olan Davut Berker asil üye oldu. Büyük Disiplin Kurulu'nun hafta başında Berker'e verilen kınama cezasıyla ilgili itirazı reddetmesi Loca'yı bir kez daha karıştırdı. Loca kurallarına göre, Yüksek Disiplin Kurulu'ndan ceza alan bir kişinin yönetimde görev alması mümkün değil. Bu yüzden Berker'in yönetim kurulu üyeliğinin düşürülmesi gerekiyor. Berker'in yerine geçmesi gereken kişiyse Mehmet İzli. Şimdiki Büyük Üstat Asım Akin'e yakın kaynaklar Berker'in komplo kurbanı olduğunu iddia ederken, Paşakay'a yakın isimler Akin Yönetimi'nin Paşakay ve arkadaşlarını ihraçta ciddiyetini bildikleri disiplin kuruluna gitmediklerini söylüyor.

 

Büyük Üstat'ı kızdıran espri neydi ?

Mason Locası'ndan sızan bilgilere göre tartışmaya yol açan espri şöyle: Eski Büyük Üstat Kaya Paşakay, Davut Berker'in bir hafta önce eşi Gülseren Paşakay'ı arayan üyeye söylediği "Gülseren Hanım'la arandan su sızmıyor. Daha önce sormuştun. İstersen yine bir ara sor. Üstat nerede kalmış?" sözlerine sinirlendi. İddialara göre Kaya Paşakay bu sözde yakışıksız bir ima olduğu için disiplin işlemi uygulanmasını talep etti.

 

ÖZAY ŞENDİR

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

10/9/2007 - İşte, yeni Anayasa taslağındaki laiklik

Kategori: Siyaset

İşte, yeni Anayasa taslağındaki laiklik

10 Eylül 2007
Oya ARMUTÇU/ANKARA
İşte, yeni Anayasa taslağındaki laiklik ’Sivil Anayasa’ taslağında en çok tartışılan maddelerden biri de, kamuoyuna yansıdığı şekliyle ’laiklik’ tanımıydı. Taslağı hazırlayan Bilim Kurulu Başkanı Prof. Özbudun, Hürriyet’e, bu maddede değişiklik yapılmadığını, taslağın çarpıtıldığını söyledi ve teslim ettikleri metinde öngördükleri ’laiklik’ tanımını anlattı.

AKP’nin üniversite öğretim üyelerine hazırlattığı taslağın ikinci maddesinde laiklik, "Devlete hitap eden yönüyle laiklik, din kurallarının yönetimde gerek kanun koyarken gerekse uygularken belirleyici olmaması anlamına gelmektedir" şeklinde açıklandı. Laik devletin ’resmi dininin’ bulunmayacağı, devletin tüm dini inanışlar karşısında eşit mesafede durarak, herkesin inançlarına uygun şekilde yaşaması için gerekli ortamı sağlama yükümlülüğü olduğu da belirtildi. Bilim Kurul Başkanı Prof. Dr. Ergun Özbudun, Hürriyet’e, Anayasa’nın 2. maddesinde bir değişiklik yapılmadığını söyledi. Özbudun, kamuoyuna yansıtılan taslağın çarpıtıldığını, teslim ettikleri metinde bu şekilde bir ’laiklik tanımı’ bulunmadığının da altını çizdi. Hürriyet’in ele geçirdiği, öğretim üyelerinin AKP’ye teslim ettiği taslağın ikinci maddesinde yeralan ’laik devlet’ ifadesinin gerekçesi aynen şöyle:

DİN KURALLARININ BELİRLEYİCİ OLMAMASI

Cumhuriyet’in temel niteliklerinden biri olan laiklik, Türkiye’de siyaseten ve hukuken en çok tartışılan kavramlardan biridir. Kavramsal olarak, laikliğin biri devlete, diğeri birey ve topluma hitap eden iki boyutu vardır. Devlete hitap eden yönüyle laiklik, din kurallarının yönetimde gerek kanun koyarken gerekse uygularken belirleyici olmaması anlamına gelmektedir. Bunun nedeni, laik düzenlerde siyasi iktidarın kaynağında halk veya millet iradesi gibi tamamen dünyevi kavramların bulunmasıdır.

LAİK SİSTEMDE DEVLETİN ROLÜ

Diğer yandan laiklik, devletin de din kurallarını değiştirmeye ve yorumlamaya kalkışmasını engelleyen bir ilkedir. Laik bir sistemde, devletin resmi dini bulunmaz ve devlet bütün dinlerin mensuplarına eşit davranır. Laikliğin bireye yönelik cephesinde ise, din ve vicdan hürriyeti vardır. Ancak, burada da muhatap devlettir. Devletin, tüm dini inanışlar karşısında eşit mesafede durarak, herkesin inançlarına uygun şekilde yaşaması için gerekli ortamı sağlama yükümlülüğü bulunmaktadır.

LAİKLİK DİNSİZLİK DEĞİL 1982 Anayasasının 2’nci maddesinin gerekçesinde, laikliğin bu anlamına dikkat çekilmiştir. Buna göre, "Hiçbir zaman dinsizlik anlamına gelmeyen laiklik ise, her ferdin istediği inanca, mezhebe sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dini inançlarından dolayı diğer vatandaşlardan farklı bir muameleye tabi kılınmaması anlamına gelir". Bu anlamda laiklik, farklı dini inançlara sahip olanlar kadar hiçbir dini inanca sahip olmayanların da hak ve hürriyetlerini koruyan bir ilkedir.

Fırat: Bu bizim metnimiz değil

AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Anayasa Komisyonu Başkanı Dengir Mir Mehmet Fırat, "Bu metin bizim metnimiz değil. Bunun üzerinden tartışma yapılmasını doğru bulmuyoruz. Hocaların taslağı ile ilgili konular hocalara sorulmalı" dedi.

’Bu anayasa kaos çıkarır’

DSP Genel Başkanı Zeki Sezer, İstanbul İl Merkezi’nde düzenlediği basın toplantısında, cumhurbaşkanını halkın seçmesiyle ilgili anayasa değişikliğine yönelik halkoylamasının sonucu ne olursa olsun, Türkiye’de hukuksal ve anayasal bir kaos çıkacağını ileri sürdü.

15. madde kalkarsa Evrenyargılanabilir

CHP Manisa Milletvekili Şahin Mengü, anayasa değişikliği çerçevesinde, ’Geçici 15. Madde’nin kaldırılmasının hukuki sonuçlarını değerlendirdi. Mengü, "Bu madde kaldırılırsa, 11 Eylül 1980 ihtilaline imza atan Milli Güvenlik Konseyi (MGK) üyeleri zaman aşımından yararlanamaz ve yargılanabilirler" dedi. Mengü, Geçici 15. Maddede, yargılanmaları yasaklanan diğer kişi ve kurumların her biri için de, tabi oldukları hukuki rejime uygun yöntem uygulanması gerektiği yorumunu yaptı.

KİMLERİ KAPSIYOR 1982 Anayasası’yla yürürlüğe giren Geçici 15. Madde’ye göre, ’12 Eylül 1980’den, ilk genel seçimler sonrası TBMM Başkanlık Divanı oluşuncaya kadarki sürede yasama ve yürütme yetkilerini Türk Milleti adına kullanan MGK’nin dışında, bu dönemde kurulan hükümetlerin ve Danışma Meclisi’nin, her türlü karar ve tasarrufları nedeniyle haklarında yargı merciine başvurulamıyor.

İbadet sınırlanabilir

ANAYASA’NIN 24. maddesinde "Din ve vicdan hürriyeti" ile ilgili düzenleme yapılırken, "İbadet ve dini ayin ve törenler, kamu düzeninin, genel sağlığın, genel ahlákın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması amaçlarıyla sınırlanabilir" denildi. Mevcut Anayasa’da ise temel hak ve özgürlüklerin devletin bölünmez bütünlüğüne karşı kullanılmasına ilişkin 14. maddeye aykırı olmamak şartıyla ibadet ve dini ayin ve törenlerin serbest olduğu belirtiliyor.

ŞERİAT’A GEÇİT YOK Bu maddeye ilişkin üç numaralı alternatifte "Din ve inanç hürriyeti, anayasal düzeni din kurallarına dayandırmaya yönelik eylemler biçiminde kullanılamaz" denildi. Madde beş alternatifli şöyle düzenlendi:

MADDE 24

(1)
Herkes din ve inanç hürriyetine sahiptir. Bu hak, tek başına veya topluca, alenen veya özel olarak ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yapmak suretiyle dinini veya inancını açıklama ve bunları değiştirebilme hürriyetini de içerir. (2) Kimse ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve düşüncelerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç, düşünce ve kanaatlerinden ve bunları değiştirmekten dolayı kınanamaz, suçlanamaz ve farklı bir muameleye tabi tutulamaz. (3) İbadet ve dini ayin ve törenler, kamu düzeninin, genel sağlığın, genel ahlákın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması amaçlarıyla sınırlanabilir.

(4) Alternatif 1 Devlet, eğitim ve öğretim alanındaki görevlerini yerine getirirken, eğitim ve öğretimin ana ve babanın dini ve felsefi inançlarına göre yapılmasını isteme hakkına riayet eder. Din eğitim ve öğretimi, kişinin kendisinin, küçüklerin ise kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır. Devlet bu taleplerin gereğini yerine getirmekle yükümlüdür.

(4) Alternatif 2 Devlet, eğitim ve öğretim alanındaki görevlerini yerine getirirken, eğitim ve öğretimin ana ve babanın dini ve felsefi inançlarına göre yapılmasını isteme hakkına riayet eder. Din kültürü ve ahlak öğretimi, ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bu dersten muafiyet, kişinin kendisinin, küçüklerin ise kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır.

(5) Alternatif 1 Din ve inanç hürriyeti, Devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini din kurallarına dayandırmaya yönelik eylemler biçiminde kullanılamaz.

(5) Alternatif 2 Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi veya şahsi çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla, her ne suretle olursa olsun dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.

(5) Alternatif 3 Din ve inanç hürriyeti, anayasal düzeni din kurallarına dayandırmaya yönelik eylemler biçiminde kullanılamaz.

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

10/9/2007 - CHP’li vekile ’çiş cezası’

Kategori: Siyaset

CHP’li vekile ’çiş cezası’

10 Eylül 2007
Mehmet EZER/ANTAKYA (DHA)
CHP’li vekile ’çiş cezası’ CHP Hatay Milletvekili Gökhan Durgun’a, seçimlerden iki gün önce "sokağa işediği" iddiasıyla Antakya Belediyesi zabıta ekipleri 117 YTL ceza kesti. Belediye Encümeni’nce onaylanan ceza, Durgun’un Antakya’daki adresinde oturan annesine tebliğ edildi.

CHP Hatay Milletvekili Gökhan Durgun’a, Kabahatlar Kanunu’nun 32’nci maddesine dayanılarak ceza verilmesi olayı şöyle gelişti:

Antakya’da 20 Temmuz gecesi kentin Cumhuriyet Mahallesi’nde bir grup CHP’li, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın seçim afişlerinin bulunduğu reklam panolarına CHP’li Gökhan Durgun’un afişlerini yapıştırdı. AKP’liler buna tepki gösterince iki partiye mensup gençler arasında kavga çıktı, olayda bir kişi hafif yaralandı.

Bu olayı duyup gittiği Cumhuriyet Mahallesi’nde ne olduğunu öğrenmek isteyen Gökhan Durgun’un, içkili olduğu ve Cumhuriyet Taksi Durağı yakınına sokağa gelişigüzel işediği iddiasıyla belediye zabıta ekibi tutanak düzenledi. Bu tutanak üzerine olaydan 2 gün sonra yapılan seçimde milletvekili seçilen Gökhan Durgun’a, Kabahatlar Kanunu’nun 32’nci maddesi uyarınca 117 YTL ceza kesildi.

Antakya Belediye Encümeni’nin onayladığı ceza, CHP Milletvekili Gökhan Durgun’un Antakya’da oturduğu adresine gönderildi. Tebligatı, Durgun’un annesinin aldığı öğrenildi. Gökhan Durgun’un bu cezayı ödememesi halinde, belediyenin icra takibine gideceği belirtildi.

Dava açacağım

CHP Hatay Milletvekili Gökhan Durgun, böyle bir olayın kesinlikle yaşanmadığını, sorumlular hakkında dava açacağını söyledi. Durgun, iddialar üzerine Hürriyet’e şu açıklamada bulundu:

İSPATLASINLAR Böyle bir olay hiçbir şekilde yaşanmadı. Ceza makbuzunda da ne olay yeri, ne günü, ne saati yazılı. Hangi saatte, günde, nerede olduğunu söylesinler ben de o gün o saatte başka bir yerde olduğumu ispatlarım. Bu konuda sorumluluğu olanları dava edeceğim, yargı önünde ispatlamaya çağıracağım, hesabını soracağım.

KİRLİ SİYASET Belediye ile ilgili çok ciddi iddialar var. Bunların hepsi benim elimde. Bu nedenle bana karşı komplo amacıyla yapılan bir olay. Bu bir iftiradır. Kirli bir siyaset anlayışıyla karşı karşıyayız. Seçim kampanyasında zaman zaman gerginlikler yaşadık. Belediye hakkında, "Kimlerden rüşvet aldınız, hangi ihalelerde yoksuzluk yaptınız hodri meydan tartışalım" diye afiş yaptırdım, şehrin muhtelif yerlerine astırdım. Bu iftira da sonrasında geldi. Tutanakta kimlerin imzası var, bunlar o saatte görevli mi, hangi tanıkların ifadesine göre yazmışlar bilmiyorum. Hepsiyle yargı önünde hesaplaşacağım.

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

3/9/2007 - Erdoğan'ın sessiz operasyonu!

Kategori: Siyaset

Erdoğan'ın sessiz operasyonu!

 

 
Özelleştirme karşıtlığıyla bilinen Sanayi ve Ticaret Bakanı Zafer Çağlayan, ÖYK üyeliğinden çıkarıldı...
03 Eylül 2007 Pazartesi
60. Hükümet’in bakanları arasındaki görev dağılımı cuma günü yapıldı. Daha önce özelleştirme karşıtı söylemleriyle gündeme gelen Sanayi ve Ticaret Bakanı Zafer Çağlayan, ÖYK üyeliğinden çıkarıldı

59’uncu Hükümet döneminde, Özelleştirme Yüksek Kurulu (ÖYK) üyeliği görevini de üstlenen Sanayi Bakanı’nın, 60'ıncı Hükümet'te ÖYK üyeliğinden uzaklaştırılması ve bu görevin ekonominin koordinasyonundan sorumlu Devlet Bakanlığı ve Başbakan Yardımcısı Nazım Ekren'e devredilmesinin perde arkasında yaşananlar aydınlanmaya başladı.

Siyaset ve ekonomi kulislerinde, yeni Hükümet’te Sanayi ve Ticaret Bakanlığı görevine getirilen Zafer Çağlayan’ın, Ankara Sanayi Odası (ASO) Başkanlığı ve AKP milletvekilliği adaylığı döneminde yaptığı özelleştirme karşıtı açıklamaları nedeniyle, ÖYK üyeliğinden çıkarıldığı konuşuluyor. Çağlayan’ın, ÖYK üyeliğinden çıkarılarak yerine “Ekren"in getirilmesinde, “Halkbank'ın satışına karşıyım” açıklamasının etkili olduğu ortaya çıktı. Çağlayan'ın bu açıklamasını dikkate alan hükümet, “ikinci bir Şener sıkıntısı” riskini göze almadı ve Çağlayan’ın ÖYK üyeliği veto edilerek, yerine Nazım Ekren getirildi.

60’ıncı Hükümet'te Sanayi ve Ticaret Bakanlığı görevine getirilen Zafer Çağlayan’ın, Ankara Sanayi Odası (ASO) Başkanlığı döneminde ve 22 Temmuz seçimlerinde AKP milletvekili adayı olduktan sonra yaptığı özelleştirme karşıtı açıklamalar, bakanlar arası görev dağılımında ince bir ayarı da zorunlu kıldı.

MUHALEFET ETMİŞTİ

Ekonomi kulislerinde konuşulan “Şener gibi olur vetosu"nun ayrıntıları şöyle:

22 Temmuz seçimlerinde aday olmayarak büyük süpriz yapan Devlet eski Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener'in, “özelleştirme konusundaki muhalefeti”, 60’ıncı Hükümet'te yer alan bakanların görev dağılımını da etkiledi. 59'uncu Hükümetin kuruluşunda Şener'e bağlanan “özelleştirme”, Şener'in özelleştirme konusundaki muhalif tutumu nedeniyle kendisinden alınmış ve Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'a bağlanmıştı. Ardından da Şener'in ÖYK üyeliği görevine de son verilerek, yerine Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım alınmıştı. Bu operasyonla birlikte ÖYK, Başbakan Erdoğan'ın Başkanlığı ve Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, Devlet eski Bakanı Ali Babacan, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım ve Sanayi Bakanı Ali Coşkun'dan oluşmuştu.

ÖYK’YA BÜYÜK ÖNEM

60'ıncı Hükümet’in Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından onaylanmasının ardından, devlet bakanlıklarının görev dağılımı ve kurul üyelikleri konusunda Başbakanlık’ta kapsamlı bir çalışma yapıldı. Bu çalışmalar sırasında en fazla üzerinde durulan konu ise ÖYK üyelikleri oldu. 59'uncu Hükümet dönemindeki görev dağılımına göre ÖYK'nin, Başbakan Erdoğan'ın yanı sıra, Kemal Unakıtan, Mehmet Şimşek, Zafer Çağlayan ve Binali Yıldırım'dan oluşması gerekiyordu. Ancak, Başbakan Erdoğan ekonominin başına getirdiği Nazım Ekren'in de ÖYK'de yer almasını istiyordu.

Şener nelere karşı çıkmıştı?

Devlet eski Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Şener, 59'uncu Hükümet döneminde başta, Galataport ihalesi olmak üzere, Samsun-Ceyhan Petrol Boru Hattı'na da muhalefet etmişti. Şener'in, bankacılıkta yabancı sermayeye sınır getirilmesi konusunda da görüşü bulunuyordu. Şener, özelleştirme kapsamındaki şirketlerin, borçlarının yeniden yapılandırılmasına da karşı çıkmıştı.

Halkbank’ın satışına karşı

ASO eski Başkanı Zafer Çağlayan’ın, özellikle Halkbank’ın satışı konusunda söylediği “Halkbank’ın blok olarak satışına bugün de karşıyım, yarın da” sözü etkili oldu.

Özelleştirme karşıtı açıklamaları yaktı

Çağlayan’ın isminin çizilmesinde gerek ASO Başkanlığı ve milletvekili adayı olduğu dönemlerdeki özelleştirme karşıtı açıklamalarının etkili olduğu belirtiliyor. Özellikle Çağlayan’ın, milletvekili adayı olduktan sonra yaptığı, “Halkbank’ın blok olarak satışına bugün de karşıyım yarın da karşıyım” sözleri, hükümette, “özelleştirmede ikinci bir Şener sıkıntısı ile karşı karşıya kalırız” endişesine yol açtı. Özelleştirmede pürüz istemeyen hükümet, bu nedenle Çağlayan'ın ÖYK üyeliğinden çıkarılarak yerine Nazım Ekren'in getirilmesini uygun buldu. Yeni ÖYK, Başbakan Erdoğan, Nazım Ekren, Kemal Unakıtan, Mehmet Şimşek ve Binali Yıldırım'dan oluştu.

Yıldırım beklenirken Çağlayan çıkarıldı

Yapılan toplantıda Nazım Ekren'e yer açılması için kimin isminin çizileceği sorusu gündeme geldi. Çünkü Özelleştirme Yasası'na göre ÖYK, başbakan ve dört bakandan oluşuyordu. Akla ilk gelen isim eski Bakan Abdüllatif Şener'in ÖYK üyeliğinden çıkarılmasından sonra bu göreve atanan Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım oldu. Kulislerde Yıldırım'ın ÖYK üyeliğinin sona ereceği konuşulurken, sürpriz gelişme yaşandı ve Sanayi Bakanı Zafer Çağlayan ÖYK üyeliğinden çıkarıldı.

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

5/7/2007 - Ahmedinejad`tan Yahudiler için Avrupa`ya çağrı

Kategori: Siyaset

Ahmedinejad`tan Yahudiler için Avrupa`ya çağrı

Suriye`de temaslarını sürdüren İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad`dan Avrupaya şok bir çağrı geldi : Yahudilere karşı soykırım yapmama garantisi verirmisiniz.

 

 

Resmi ziyaret için Suriye `de bulunan Ahmedinejad , Suriyeli aydınlara hitaben yaptığı konuşmada, Batılı ülkelerin demokrasiden söz ettiğini belirtti ve ``demokrasinin dünyanın çeşitli noktalarından Filistin `e göçenleri de kapsayıp kapsamadığını`` sordu. ``

 

 

 

Bu göçmenlerin (Yahudiler ) Avrupa `nın her noktasına girebilmeleri için kendi ülkelerinizin kapılarını bunlara açmaya hazır mısınız?`` diyen Ahmedinejad , ``Bunlara (Yahudiler ) karşı Avrupa `da tekrar bir soykırım yapılmayacağına ilişkin garanti veriyor musunuz?`` diye konuştu.

 

Avrupa ülkelerinden kapılarını Yahudiler `e açmalarını isteyen Ahmedinejad , ``Eğer bu göçmenlerin (Yahudiler ) ülkelerinize girmelerine izin verirseniz, onların hiçbirinin işgal edilen topraklarda (Filistin ) yaşamak istemediklerini göreceksiniz`` dedi. Filistin konusunda Batılı ülkelere bazı sorular sorduğunu anımsatan Ahmedinejad , sorularına ``doğru dürüst bir yanıt`` alamadığını belirtti.

 

Ahmedinejad , ``Batılılar bugün söylediklerime de mantıklı bir cevap vermek yerine yarın kendi medyalarında yaygara koparacak ve Ahmedinejad dünya barışı aleyhine konuştu diye yazacaklar`` dedi. Mahmud Ahmedinejad , İsrail aleyhine ilk açıklamasını geçen yıl ``Siyonistsiz Dünya `` başlıklı konferansta yapmış ve ``İmam`ın da (İmam Humeyni ) dediği gibi İsrail haritadan silinmeli`` demişti.

 

Ahmedinejad , İslam Konferansı Örgütü (İKÖ ) zirvesi için Mekke `de bulunduğu sırada, gazetecilere yaptığı açıklamada da, Hitler `in Yahudileri yaktığı iddialarını kabul etmediklerini söylemiş ve ``Eğer Avrupalılar sözlerinde samimilerse, Siyonistlere Avrupa `dan yer versinler`` demişti. Mahmud Ahmedinejad aynı konuşmasında, İsraili `i tümöre benzetmiş ve bu ülkenin Avrupa `ya taşınmasını önermişti.

 

Ahmedinejad , Sistan -Belucistan eyaletinin başkenti Zahedan `da halka hitaben yaptığı konuşmada ise Yahudi soykırımının, ``İsrail `i İslam dünyasının merkezinde yaratmak için Avrupa tarafından üretilen bir efsane`` olduğunu iddia etmiş ve Yahudiler `e ``Avrupa `dan, ABD `den, Kanada `dan veya Alaska `dan toprak verilmesi`` yönündeki düşüncelerini tekrarlamıştı.

 

AA

2006-01-21 03:52:32

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

5/7/2007 - Yahudi Cemaati Lideri Rabbi Angel : "Osmanlı'daki Demokrasi

Kategori: Siyaset

Yahudi Cemaati Lideri Rabbi Angel :

"Osmanlı'daki Demokrasi Avrupa'da Hiç Bir Devlette Yoktu"

 

Haber:  Yahudi Cemaati Lideri Rabbi Angel ' Osmanlı'daki Demokrasi Avrupa'da Hiç Bir Devlette Yoktu'
Resmi büyütmek için tıklayın

 

Sefarat Yahudi Cemaati'nin dini lideri Rabbi Marc D. Angel, Amerika'da bugün her milletin özgürce dinlerini yaşadığını belirterek "Daha önce ise bunu Osmanlı'da görmek mümkündü.


Sefarat Yahudi Cemaati'nin dini lideri Rabbi Marc D. Angel, Amerika'da bugün her milletin özgürce dinlerini yaşadığını belirterek "Daha önce ise bunu Osmanlı'da görmek mümkündü. Osmanlı'da olan demokrasi Avrupa'nın hiç bir ülkesinde yoktu" dedi. Aile köklerinin İspanyol Yahudi'si olduğunu ve Türkiye'den Seattle'a 20. yüzyılın başında göç ettiklerini aktaran Rabbi, Türkiye'de "Dönme" diye tabir edilen Sabetayistler için ise ağır konuştu. Rabbi, Sabetayistlerin Yahudi sayılmayacağını ileri sürdü.

 


Manhattan'da Türk Kültür Merkezi'nde yeni çıkan "Foundations of Sephardic Spirituality" (Sefarat'ın Manevi Dayanakları) kitabını tanıtan Rabbi, Osmanlı topraklarında yaşayan Sefarat Yahudilerinin yüzyıllar boyu Türkçe öğrenmeden yaşadıklarına dikkat çekti. Rabbi Angel, Osmanlı'da yüzyıllar öncesinde var olan demokratik yapının Sefarat Yahudileri, Ermeniler, Rumlar ve diğer milletlerin kendi kimliklerini korumalarına imkân verdiğini anlattı.

 

(Cihan Haber Ajansı) 20.04.2007 17:42 [

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

5/5/2007 - Sağda uzlaşma sağlandı

Kategori: Siyaset

Sağda uzlaşma sağlandı

 

 

Sağda uzlaşma sağlandı

Anavatan Partisi ve DYP, sağda bütünleşmenin ayrıntılarını açıklayacak

05.05.2007 09:43
 

ANAVATAN Genel Başkanı Erkan Mumcu ve DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar arasında dün gece geç saatlere kadar süren görüşmelerin ardından,iki partinin bütünleşmesine yönelik çalışmalar tamamlandı. Mumcu ve Ağar, iki partinin bütünleşmesine ilişkin son ayrıntılar üzerinde de uzlaşmaya vardılar.

 

İki liderin bugün öğle saatlerinde yapacağı ortak basın toplantısında bütünleşmeye ilişkin ayrıntıları açıklaması bekleniyor.


A.A.

 

 

 

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

4/5/2007 - Ve komisyon yeni seçim tarihini belirledi.

Kategori: Siyaset

VE KOMİSYON YENİ SEÇİM TARİHİNİ BELİRLEDİ
AK Parti İstanbul Milletvekili Burhan Kuzu'nun başkanlığında toplanan Komisyonda, AK Parti Grup başkanvekilleri ve bazı AK Parti'li milletvekilleri tarafından genel seçimin 4 Kasım 2007'den 24 Haziran 2007'ye alınmasına ilişkin verilen seçim önergesi görüşüldü.
03 Mayıs 2007 Perşembe 00:05
ANKARA - TBMM Anayasa Komisyonu, genel seçimin 22 Temmuz 2007'de yapılmasını benimsedi.
     AK Parti İstanbul Milletvekili Burhan Kuzu'nun başkanlığında toplanan Komisyonda, AK Parti Grup başkanvekilleri ve bazı AK Parti'li milletvekilleri tarafından genel seçimin 4 Kasım 2007'den 24 Haziran 2007'ye alınmasına ilişkin verilen seçim önergesi görüşüldü.
     Söz alan önerge sahiplerinden AK Parti Grup Başkanvekili Salih Kapusuz, bütün siyasi partilerin ve sivil toplum örgütlerinin erken seçim istediğini, iktidar partisi olarak bu talepleri boşta bırakmamak için önerge verdiklerini söyledi. Parlamentonun Haziran sonu itibariyle tatile gireceğini, bu açıdan da seçimin bir erken seçim olmayacağını anlatan Kapusuz, seçimin bir an önce yapılmasının, milletin ve Parlamentonun hayrına olacağını kaydetti.
     Adalet Bakanı Cemil Çiçek de çok partili hayata geçildikten sonra seçimlerin başarılı bir şekilde gerçekleştirildiğini, ülkenin içinde bulunduğu duruma göre bugün de seçim yapma zorunluluğu olduğunu ifade etti.
    
     -YSK, TAKVİMİ AÇIKLADI-
    
     Yüksek Seçim Kurulu (YSK) Başkanı Muammer Aydın, 22 Temmuzda seçim yapabileceklerine ilişkin belirledikleri takvimi açıkladı.
    
    
     -22 TEMMUZ-
    
     Tekrar söz alan AK Parti Grup Başkanvekili Kapusuz, YSK Başkanı Aydın'ın açıkladığı takvimin olabileceğini, 22 Temmuzda seçim yapılmasını kabul edebileceklerini söyledi.
     Adalet Bakanı Çiçek de 24 Haziran tarihinin, geçmiş uygulamalar dikkate alınarak getirildiğini, bir ısrar içinde olmadıklarını söyledi. Seçimin mümkün olduğu kadar erken yapılmasını istediklerini, ancak bunun fiilen ve hukuken de mümkün olması gerektiğini belirten Çiçek, 'Seçimin tartışmalı olmasını istemeyiz. 22 Temmuz, bizim için de kabuldür. Hayırlı olsun' diye konuştu.
     Anavatan Partisi Grup Başkanvekili Süleyman Sarıbaş da 22 Temmuzun olabileceğini ifade etti.
     Daha sonra, seçim önergesi değişiklikle benimsenerek, genel seçimin 22 Temmuz 2007'ye alınması kabul edildi.
     Ak Parti Grup Başkanvekili Kapusuz, seçim önergesinin yarın TBMM Genel Kurulunda ele alınacağını söyledi.

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

21/4/2007 - DYP-ANAP-GP birleşiyor mu?

Kategori: Siyaset

DYP-ANAP-GP birleşiyor mu?

 

  

 

Seçim öncesi birleşme çalışmalarında Demirel inisiyatif alarak Cem Uzan ile görüştü

21.04.2007 18:18

 

Merkez Sağ’daki birleşme çalışmaları, Demirel’in kontrolünde yürütülüyor. Zaten başka türlü olması da mümkün görülmüyor.

 

“Akil adam” tanımına cuk oturan bir devlet adamı olarak, işin doğası, Demirel’le yürümeyi gerektiriyor.

 

DYP ile ANAP’ın birleşmesi konusunda olumlu bir hava eserken, son aylarda tırmanışa geçen Genç Parti’nin de aynı potaya girmesi için girişimler başladı.

 

“Üçlü birleşme” gerçekleşebilir mi

 

Henüz “DYP-ANAP birliği” için engeller ortadayken, “3. parti”nin devreye girmesi gerçekçi midir?

 

Birlikte göreceğiz.

 

Başından beri merkez sağdaki birleşmenin zorluğunu tekrarlayarak geliyoruz; tabii ki çok zor ama imkansız da değil.

 

DYP ile ANAP’ın mevcut oylarını aritmetik olarak alt alta koysanız bile, barajı aşmaya yetmiyor.

 

Ancak GP’nin de katılımıyla baraj üstüne çıkılabilirmiş gibi görülüyor.

 

Ayrıca, “iyi bir rüzgar” estirilebilirse, aritmetik birleşmenin çok ötesinde, güçlü bir siyasi alternatifin oluşma ihtimali de zayıf değil.

 

Bu arada, Genç Parti Lideri Cem Uzan’ın Demirel’i ziyaret ettiği belirtiliyor.

Demirel, “birleşme çalışmalarına GP’nin de katılmasını” isteyince, Cem Uzan “kadim baba dostu” Demirel’e şu karşılığı veriyor:

 

- Siz nasıl emrederseniz, öyle olsun!

 

Bugünlerde DYP’lilerin dillerinde “siz nasıl emrederseniz öyle olsun” cümlesi dolaşıtırılıyor.

............

Demirel’in “tam mesai” yapmadığı, cumhurbaşkanı seçiminden sonra çalışmalara hız vereceği belirtiliyor.

 

DYP-ANAP-GP’nin yanı sıra, DYP ve ANAP’ta, devre dışında kalmış nitelikle siyasetçilerin de “ortak çatı” altında buluşmaları için Demirel’in ikili temaslarda bulunduğu biliniyor.

 

Ancak Demirel’in, görüştüğü kişilere konunun ayrıntılarını açmadığı, sadece “aynı çatı altında buluşmanın yararlarına dikkat çektiği” belirtiliyor.

 

Seçimlere “DYP çatısı altında girileceği” konusu henüz kesinleşmiş değil.

Dünkü Hürriyet’in “temenni” kokan, cevaba değil, soruya dayalı manşet haberine Anavatan Lideri Erkan Mumcu’dan da hemen yalanlama geldi:

 

- Bu “Çatı DYP, lider Ağar” manşeti, çok ileri bir yorum. Ben partimin kapısına kilit vururum demedim kimseye. Yeni bir isim altında buluşulması bu işe bereket getirir.

 

Evet, “tek çatı altında buluşma” konusuna kimsenin itirazı yok ama...

 

“Hangi çatının altında buluşulacağı” meselesi henüz netliğe kavuşmuş değil.

Hele hele birleşmeye Genç Parti de katılırsa, yine DYP çatısı altında seçimlere girileceği görüşüne itibar edilmiyor.

 

- Üç parti de (DYP-ANAP-GP) fedakarlık yapıyorsa bu birliğin anlamı olur. “İltihak” anlamına gelebilecek bir düzenleme, “zaman yokluğu” ile izah edilemez. Siyasetin pratiğini bilenler, “zaman yok” mazeretinin inandırıcı olmadığını görüyorlar.

 

Demokrat Parti’nin logosu değiştirilerek seçimlere girilebileceği ifade ediliyor.

 

Demokrat Parti’nin adının aynı kalıp kalmayacağı ve hukuki diğer sorunların çözümü için heyetler çalışıyor.

 

Merkez Sağ’da birleşme çalışmalarının, cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra hız kazanacağı...

 

Toplumda heyecan uyandıracak bir siyasi yapılanmanın gerçekleştirilmesi için büyük bir kampanya başlatılacağı söyleniyor.

 

Akşam /  Şakir Süter 

 

 

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

Google
<- Sonraki Haber ->

www.haberturkiye.blogcu.com

Güncel gelişmeler, Köşe yazıları, Yorumlar, Türkiye'nin en sıcak haberleri artık www.haberturkiye.blogcu.com da

Haber Kategorileri

Google