26/8/2009 - İlk Cumhurbaşkanlığı seçimi Atatürk'ü öldürüyordu! |
İlk Cumhurbaşkanlığı seçimi Atatürk'ü öldürüyordu!
Soner YALÇIN 19.08.2007
İlk cumhurbaşkanlığı seçimi, Atatürk'ün iki kez kalp krizi geçirmesine neden oldu. Çankaya Köşkü'nde iki gün arayla gelen krizler, neden herkesten gizli tutuldu? Kalp krizlerinin sebebi, cumhuriyet fikrine karşı çıkan hilafet yanlısı muhalifler miydi? Kalp krizleri Atatürk'ün hayatını nasıl etkiledi?
Tarih: 11 Kasım 1923. Yer: Çankaya Köşkü Atatürk, öğle yemeğinde çok sevdiği etsiz kuru fasulye yiyordu.
Birden göğsünün arka tarafından sol kolunun dirseğine kadar yayılan çok şiddetli bir ağrı hissetti. Terden vücudu sırılsıklam oldu.
Ağrılarını kimseye hissettirmek istemedi, ancak dayanılacak gibi değildi.
Başı masaya düştü.
Şanslıydı; Sağlık Bakanı Dr. Refik Saydam öğle yemeğinin konukları arasındaydı. İlk müdahaleyi o yaptı.
Atatürk, odasına yatırıldı. Kalp krizi geçirmişti.
Bünyesi pek sağlıklı değildi. Sağlıklı olması da mümkün değildi zaten. Ömrü savaş cephelerinde geçmişti. Trablusgarp Savaşı'nda gözlerinden rahatsızlanmıştı. Birinci Dünya Savaşı'nda böbrekleri iflas etmişti. Sakarya Savaşı'nda ise attan düşüp kaburga kemiklerini kırmıştı.
Ancak, ilk kez kalp krizi geçiriyordu.
Sebebi, aşırı yorgunluk ve stresti.
Cumhuriyet'in ilanı sancılı olmuştu. İstanbul gazetelerinde sürekli eleştiri yazıları çıkıyordu; hilafeti savunuyorlardı.
Başta Rauf Orbay olmak üzere, dava arkadaşları açıktan açığa cumhuriyet fikrini eleştiriyordu.
Başbakanlıktan Fethi Okyar'ın alınıp İsmet İnönü'nün getirilmesi hiç kolay olmamıştı. Hükümet krizi zor atlatılmıştı ve aslında tüm bu siyasal olayların temelinde cumhuriyetin ilanı ve Atatürk'ün cumhurbaşkanı seçilmesi vardı.
İKİNCİ KALP KRİZİ
Evet; Atatürk, cumhuriyeti ilan etmiş; cumhurbaşkanı seçilmiş...
Ama bu olaylar sağlığına mal olmuştu.
İlk krizi çabuk atlatmıştı. Fakat bu son olmayacaktı.
İki gün sonra...
13 Kasım 1923.
Çankaya Köşkü...
Atatürk, öğleyin Köşk'ün bahçesinde yürüyüşe çıktı. Köpeği Foks'la oynadı. Yorulduğunu hissetti. Bahçedeki masaya geçerek, kahve istedi.
Kahvesinden bir yudum almıştı ki, sandalyeden yere düştü.
Yine kalp krizi geçiriyordu.
Koruma memuru Kemal Özada, garsonu Cemal Granda, şoförü Remzi Öztunç hep birlikte Atatürk'ü odasına taşıdılar.
Baygındı. Hava alması için odanın pencereleri açıldı, burnuna kolonya koklatıldı. Koluna iğne yapıldı.
Kendine gelir gibi oldu. Sorulara yanıt vermiyordu. Sadece yattığı yerden neler olduğunu anlamaya çalışıyordu.
İki gün içinde iki kalp krizi geçirmesi üzerine, İstanbul'dan kalp doktoru Prof. Neşet Ömer İrdelp çağrıldı.
Doktor İrdelp, Ankara'ya geldi ve Atatürk'ü iyice muayene etti. Teşhisi aynıydı; çok çalışmaktan ve stresten ileri gelen "elemi asabi" kalp krizlerine neden olmuştu.
Dinlenmesi gerekiyordu. Bir de perhiz yapmalıydı. Yani içkiyi ve günde yaklaşık 30 bardak içtiği kahveyi azaltmalıydı. Sigara ise 10 adedi geçmemeliydi.
LATİFE HANIM OLSUN!
Atatürk'ün kalp krizi geçirmesi, basından gizli tutuldu. Muhaliflerin eline koz vermek istenmiyordu.
Ancak haber duyuldu. Başta "İkdam" gazetesi olmak üzere cumhuriyet muhalifleri Atatürk'ün ülkeyi yönetemeyecek kadar hasta olduğu dedikodusunu yaydılar.
Gazeteciler Çankaya Köşkü'nün önünden ayrılmıyordu. Hükümet resmi açıklama yapmıyordu. Tek açıklamayı, Ankara'dan İstanbul'a dönen Prof. İrdelp yaptı. Aşırı yorgunluktan dolayı küçük bir kalp spazmı geçirmişti. Dinlenip geçebilecek bir hastalıktı bu.
Bu arada Atatürk'ün durumunun ağır olduğu söylentilerine inanan bazı çevreler, Atatürk'ün yerine Latife Hanım'ın cumhurbaşkanı olması gerektiği gibi absürd fikirler ortaya attılar.
Atatürk sıhhatine kavuştuktan sonra kendisine ziyarete gelen Ali Fuat Cebesoy gibi arkadaşlarına, "öteki dünyaya gidip geldiğini" söyledi.
Doktorların tavsiyelerini dinleyip perhize uyacaktı.
YİNE KALP KRİZİ
Ama iki ay sonra sağlığına kavuşunca perhize son verdi. Latife Hanım'ın ısrarları da yeterli olmadı, hatta ilk kavgaları bu nedenle çıktı.
Annesi Zübeyde Hanım ve babası Ali Rıza Efendi kalp hastasıydılar, dikkatli olması gerekiyordu. Ancak yeni temellere dayanan yeni bir devlet kurmanın yolu yorulmaktan geçiyordu.
Hep çalıştı ve benzer krizler Atatürk'ü hiç yalnız bırakmadı. Nutuk'u hazırladığı 1927 yılının 22-23 ve 28 Mayıs'ında da üç kez kalp spazmı geçirdi.
Bu dönemde Almanya'dan gelen Prof. Kraus ve Prof. Von Romberg Atatürk'ü muayene ettiler.
Dört yıl önceki teşhisten farklı bir şey söylemediler. Fazla çalışmaması gerekiyordu.
Ancak Atatürk'ün Alman doktorların tavsiyelerine uyması zordu. Devrimlerin kesintiye uğramaması gerekiyordu.
Bile bile ölüme koştu...
İşte ilk cumhurbaşkanlığı seçimi ülke siyasi tarihi dışında Atatürk'ün kişisel tarihi açısından da bu denli güç şartlar altında, azim ve kararlılıkla hayati kararların alındığı ve uygulandığı bir dönemdi.
Latife Hanım'dan Erdoğan'a mektup
Sayın Başbakan,
"Birinci Cumhurbaşkanımız Atatürk'ün eşi de türbanlıydı" şeklindeki açıklamanız üzerine bu mektubu tarihe karşı bir borç duygusuyla kaleme aldım.
Bilmenizi isterim ki, zorunluluk olmadığı dönemlerde ne ben, ne de ailem hiçbir zaman başörtüsü kullanmadık.
Londra'da Chislehurst Tudor Hall School ve Paris'teki Sorbonne Üniversitesi'nde okurken başım açıktı. Pasaportumdaki fotoğrafımda bile başım açıktı.
İzmir'deki yaşamımda da örtünmedim. Sadece sokağa çıktığım zaman mecburen başıma bir örtü geçiriyordum. Bu örtünme benim kişisel isteğim değildi. Dönemin gelenekleri-ádetleri bunu emrediyordu.
Başörtüsüne ilişkin Osmanlı hukukunda zorunlu bir yasa olmamasına rağmen, başınızın, yüzünüzün açık olması kadı huzuruna çıkarılıp kınanmanıza neden olurdu. Bir kadının bu kınamaya maruz kalması ise itibarının-namusunun yok olması demekti.
Bu nedenle örtünmeye mecburdum.
25 Kasım 1925'teki şapka kanunu ile başlayıp, 3 Aralık 1934'te çıkan 2596 sayılı kanun ve 18 Şubat 1935'te çıkan 2933 sayılı kıyafet yasalarıyla süren reformlar kadınların giyim konusunda tamamen özgürleşmesini sağladı.
Ve ben de örtüyü kaldırıp attım.
Sayın Başbakan,
Büyük önder Mustafa Kemal'le evlendikten sonra mecburen, devlet görevi gereği örtündüm.
Ancak benim örtüm biraz farklıydı: Döneme göre modern giyiniyordum; çarşaf giymiyor, peçe takmıyordum.
Yüzümü tümden açık bırakan kendime özgü başörtüm, tayyörlerim, pelerinlerim, çizmelerim, elmas küpelerimle o dönem için çok farklı bir giyim tarzına sahiptim.
Bu tarz, yabancı gazetelerde haber bile oldu.
17 Mart 1923 tarihli İngiltere'de yayınlanan London Illustrated News ile ABD'de yayınlanan 14 Mart 1923 tarihli New York Times gazetelerine göz atarsanız, Türk kadının özgürlük simgesi olarak beni gösterdiklerini görürsünüz.
Diğer yandan, büyük önder Atatürk'le birlikte erkek meclislerinde bulunmam, lokantalara gitmem, toplantılarda bacak bacak üstüne atmam da yadırganıyordu.
Bu nedenle gizli bir örgüt olan "Anadolu Osmanlı İhtilal Komitesi", benim kıyafetim ve davranışlarımı kastederek, "Yarın senin de karı ve kızının bu hallere getirileceğini, ırz ve namusunun mubah kılınacağını düşün, vicdanına kulak ver, dininin namusunun ne kıratta bir Millet Reisi elinde oyuncak olduğunu anla! Ey Müslüman, fazla söze hacet yok, din ve ırk ocağımızın haremine kadar uzanan bu eli bugün kırmazsan dinine, Kuran'ına, ırz ve namusuna ebediyen veda et" şeklinde bildiriler dağıttı. Ben yılmadım ve hiç korkmadım.
Sayın Başbakan,
Önemle belirtmek istiyorum: "Atatürk'ün eşi de başörtülüydü" polemiği yarın tehlikeli tartışmalara neden olabilir.
Birileri çıkıp "Atatürk'ün döneminde içki yasaktı, halifelik kurumu vardı, laiklik yoktu, kadınlara çalışma izni yoktu" diyebilir!
Oysa bunlar da tıpkı "benim başörtüm" gibi dönem şartları altında değerlendirilmesi gereken konulardır.
Sayın Başbakan,
Devlet görevi gereği, siyasal kriz çıkmaması için, kısa bir süre zorunlu olarak giydiğim başörtüsünün bu şekilde değerlendirilmesine çok üzülüyorum.
Ayrıca düşünüyorum da, bu polemiği çıkaranlar, "Cumhurbaşkanı eşinin başının açık olması gerekiyor" diyenlerle aynı safta olduklarının farkındalar mı acaba?
Unutmayınız ki bizim dönemimizde de bazı çevreler, "Cumhurbaşkanı eşinin başının kapalı olması gerekiyor" diyordu! Yazdığım gibi, bunu devlet görevi olarak kabul ettim ve örtündüm.
Madem böyle bir tartışmanın doğmasına neden oldunuz, şimdi size soruyorum: Sayın Hayrünnisa Gül de tıpkı benim yaptığımı yapar, başörtü meselesini devlet görevi sayar ve başını açar mı?
Sayın Başbakan,
Bu gereksiz tartışmalarla ne beni, ne de Hayrünnisa Hanım'ı siyasete "malzeme" yaptırmayınız lütfen.
Size çalışmalarınızda başarılar diler, kuracağınız 60. hükümetin vatanımıza, milletimize hayırlar getirmesini dilerim.
Saygılarımla,
Latife Mustafa Kemal
Abdullah Gül, Einstein gibi yapabilirdi!
İsrail Başbakanı Ben Gurion, "modern fiziğin dehası" Albert Einstein'a çok gizli kaydıyla bir mektup gönderdi. Einstein mektupla gelen teklife çok şaşırdı. Bu teklife Einstein'ın verdiği yanıtla cumhurbaşkanı adayı Abdullah Gül'ün ne ilgisi vardı?
Tarih 16 Kasım 1952
ABD, New Jersey, Princeton
O gün Albert Einstein için hayli hareketli geçti.
Mütevazı evinde sabah kahvaltısı yaparken okuduğu New York Times'taki habere gülüp geçti.
Ancak bir saat sonra İsrail'in Washington büyükelçisi Abba Eban imzalı "çok gizli" damgalı mektup olayın rengini değiştirdi.
Gülüp geçtiği haber, doğruydu.
İsrail'in ilk cumhurbaşkanı Chaim Weizmann vefat etmişti.
İsrail Başbakanı Ben Gurion bu nedenle, Albert Einstein'a İsrail'in cumhurbaşkanı olmasını teklif ediyordu.
Weizmann dünyaca ünlü bir kimyacıydı. İsrailliler şimdi de ünlü bir fizikçi olan Einstein'ın cumhurbaşkanı olması istiyorlardı.
Nobel fizik ödülü sahibi Einstein, bilim çalışmaları yanında toplumsal konulara da ilgisiz değildi.
Yahudi'ydi; ama Yahudiliği dini inançtan çok kültürel boyuttaydı. Dinsizdi.
Önceleri Yahudi sorunuyla pek ilgili değildi; milliyetçilik fikrine karşıydı; dünya vatandaşlığını savunuyordu. Komünistti.
Savaş sonrasında komünist olduğu gerekçesiyle ABD'de soruşturmalara uğradı; hatta vatandaşlıktan atılması bile gündeme geldi.
Ve tüm bunlara rağmen İsrail onu cumhurbaşkanı olarak görmek istiyordu.
Karar vermekte zorlandı, sıkıntısı kararsızlık değil, insanları üzmeden olumsuz cevabı nasıl vereceğiydi.
18 Kasım 1952'de büyükelçi Abba Eban'a şu mektubu gönderdi:
"Devletimiz İsrail adına şahsıma yapılan teklif beni son derece duygulandırdı, ama aynı zamanda üzdü. Zira bu teklifi kabul etmem mümkün değil.
Ömrüm boyunca kendimi cisimlerin dünyasına adamış olduğumdan, insanların dünyasıyla ilgilenmek ve resmi görevlerle uğraşmak için gerekli deneyimden de, doğal yetenekten de yoksunum.
İleri yaşım her halükarda gücümü sınırlamamış olsaydı da, böylesine önemli bir makamın gereklerini yerine getiremezdim. Tüm bunlar benim için çok üzücü.
Yahudi halkıyla aramdaki ilişkinin, uluslar bünyesindeki nazik konumumuzun bilincine vardığımdan beri en fazla gönül verdiğim şey haline gelmiş olması üzüntümü daha da artırıyor.
Bu ağır ve zor görevin üstesinden gelebilecek birinin bulunmasını tüm kalbimle diliyorum..."
Albert Einstein cumhurbaşkanlığı teklifini reddetti.
Sonuç: Bizim gibi Üçüncü Dünya ülkelerinin en sorunlu yanı sağlıklı bir demokrasinin olmamasıdır. Bunun temelinde de uzlaşma kültürünün yoksunluğu yatar.
Keşke Abdullah Gül de, uzlaşma kültürünün kökleşmesi için fedakárlıkta bulunup, "makamları hiç önemsemeyen" Einstein'ın tavrını sergileyebilseydi! |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
21/4/2007 - “Türklerin Anayurdu Kayıp MU Kıtası mı?” |
Atatürk'ü de sırlara, şifrelere gömmek
Mustafa İzberk
2 Ağustos 2005 tarihli “Yeni Aktüel” dergisinin kapağını boydan boya iki harf kaplamış:
“Türklerin Anayurdu Kayıp MU Kıtası mı?”
Üst yazı: “Atatürk’ün ulaştığı şifreye göre Türklerin anayurdu Orta Asya değildi!”
Alt yazı: “Atatürk hep, Türklerin tarih ve coğrafyasının Orta Asya ile sınırlı kalmadığına inandı.
Kayıp MU efsanesi gerçekti.” İki sayfada bir afişcik: Ata’nın bedizi ( Ar.resim), “Türklerin ana yurdu MU.” Yazıdan tümceler: “Atatürk’ün Meksika’ya atadığı diplomat Tahsin Mayatepek’in ABD’li Albay J.Churchward’un o yıllarda yazdığı kitabından söz eden yazanağında( Fr. rapor) aktarma: (…)
‘İlk insanların Pasifik Denizi’nde bulunan ‘MU’ ve büyük kıtanın ikibin beşyüz sene evvel müthiş depremler ve patlamalar neticesinde 24 saatte 64 milyon nüfusu ile denize battığı (…), derin ve 50 sene süren incelemeler mahsulü malumata tesadüf ettim.
Eski Türklerin ilk vatan ve kökleri, şimdiye kadar bildiğimiz üzere Orta Asya olmayıp (…) MU Kıtası olduğu ve Orta Asya’ya (…) MU Kıtası’ndan binlerce sene evvel gelip MU’daki yüksek kültür ve medeniyetlerini, dil ve dinlerini yaydıkları anlaşılıyor. Şimali Amerika yerlilerinin Amerika’ya yaydıkları anlaşılıyor. Şimali Amerika yerlilerinin Amerika’ya MU’dan gemilerle geldikleri anlaşılmaktadır. Görülebileceği gibi Atatürk, cumhuriyeti kurarken oluşturmayı amaçladığı ulus devletin fiziksel temellerini arayıp bulmuştu.”
Önce “MU”nun ne olduğunu -daha doğrusu ne olmadığını- anımsatalım: ABD’de kimi kişiler, dernekler, tarikatlar gerçek dışı bir acun tasarlar, bu tasarımın ürünlerini 250 milyonluk bir yığın içinde elverişli olanlara satarlar. Bu çok geniş bir pazardır… İşte MU da bu işleyimin ( Ar. Sanayi) en eski ürünlerinden biridir. Bu örnekte Büyük Okyanus’un üçte birini kaplayan anakara imgelenir. Bu anakarada görülmemiş düzeyde bir uygarlık vardır(!) vb. vb…
Yazıyı süsleyen bir de düzmece harita var, Churchward 1930 imzalı, sözde MU’da birbirine üçüz gibi benzeyen üç doğal liman(!) yer alıyor; gene buradan yola çıkanlar, a)Etiyopya’ya b)Basra Körfezi’ne, Kızıldeniz’e, c)Uygur ülkesi üzerinden Balkanlar’a, Bask ülkesine, Brötanya’ya, İrlanda’ya ulaşıyor. Doğal ki Uygurlardan onbinlerce yıl önce (-70 000’de).
Çünkü saydığımız toplumlar gibi Uygurlar da MU torunları(!)
Oysa, sondaki dört ülkeye bir göz atalım: Bunların tümü Hint-Avrupa dilleri dışında kalan, sırasıyla Vinça’da Tartarya’da Altamira’daki yazıtlarla - Brötanya’da yazıt yok- , İrlanda’da Gaelce yazıtlar, Ön-Türkçe olarak dil bilginimiz sayın Kazım Mirşan’ca 35 yıldan bu yana çözülerek okunmuş; çok sayıda yapıtta yayımlanmış.
İmdi, “yeryuvarı”nın en değerli, en eski uygarlık alanları günümüzden 75 yıl önce bir ABD’li albay tarafından ele geçiriliyor: Adam, sıraladığım ülkelerin, Uygurların Türk soylu olmalarına razı değil; bütün bunları ne yapıyor: Pasifik’ e bağlıyor.
Yukarıdaki dehşetengiz dayatmaları, bu yazı sınırlarının el verdiği ölçüde, bilim kişilerine de başvurarak inceleyelim:
“Orta Asya’da Kisilev ve Çernikov tarafından yapılan arkeolojik araştırmalar MÖ 2000’den daha önceki durumu, yani Türk anayurdunu tespitte daha kesin neticeler vermiştir. Buna göre Minusinks bölgesindeki Afanasyevo kültürü (MÖ 2500-1700) ile bilhassa aynı bölgedeki Andronovo kültürü ( MÖ 1700-1200)’nün temsilcileri olup, etraftaki dolikosefal ‘Akdeniz tip’lerinden farklı bulunan ‘brekisefal savaşçı beyaz ırk’ Türk soyunun proto-tipi idi ve Taş Devri’nin ilk çağlarından beri Altaylar-Sayan Dağları’nın güneybatı bölgesinde (aşağı yukarı Minusinsk-Tuva-Abakan Bozkırları) yaşamakta idi”.1
Demek ki bir Türk anayurdu var; bu yer Asya’nın tamda içi: “İç Asya”.
Bilindiği gibi (Pasifik) Büyük Okyanus’un -sözde MU Anakarası’nın yapay haritada çizildiği yerlerde- su derinliği 2000-6000 m. arasındadır. Demem, ortalama 4000 m.’dir.2 Öyle bir anakara düşünün ki büyüklüğü Avusturalya anakarasının büyüklüğünün iki katı olsun birde 24 saatte okyanusun dibine batsın.
Avusturalya anakarasının alanı 7.7 milyon km2’dir, iki katı 15,4 milyon km2 eder. Sözde MU Anakarası’nın çökmesiyle 15,4 x4,2= 65 milyon km3 su bu boşluğa dolacaktır. Bunun anlamı: yeryuvarındaki tüm denizlerin 100’ler dolayında metre alçalması tüm iç denizlerin boşalması türünden “us dışı” bir yer/yaşam kırımıdır…Oysa hiçbir yerbilimci, okyanusbilimci, dirimbilimci ( Fr. biyolojist), coğrafyacı , böylesine bir alt-üst oluşturun, bilimsel yazıdan söz etmemiştir. Böyle bir neni kimseler duymamıştır.
Yazar, bundan üç çeyrek yıl önce, ABD’li bir albayın, “bir anakaranın(!) yok olmasını 24 saate sığdırmasına” gözü kapalı atlarken; lisede yerbilim derslerinde öğrendiğimiz, ünlü bilim kişisi A. Wegener’in kuramında bir bütünlük durumunda toplu bulunan anakaraların (Pangaea) ayrışma/oluşmalarının (Laurasia, Gondwana) 95-145, günümüzdeki konumlarına erişmelerinin 225 milyon yıl sürdüğünü biliriz. Yoksa yanlış mı biliriz?!
-2000’de Fransa’da Magdalenian, Azilian, Türkiye’de Karain (…) örneği mağara ekinlerinin bulunduğu, Braidwood’un yapıtında belirlenmektedir.3 K.Mirşan’ın bu, ayrıca beriki mağara ekinlerinde bulunan ilk yazıları okuduğunu da yukarıda aktarmıştık. Bu nasıl bir Türk uygarlığını “yok sayma” eylemidir ki bu uygarlık, imgesel bir yokülkeye ( Yun.ütopya) bağlanmaktadır.. bağırış-çağırış bir süreli yayınımızca?...
İmgesel mi imgesel kurgu bu denli de kalmaz. Günümüzden 2 bin 500 yıl önce bu sözde anakaradaki kişi sayısı 64 milyonmuş (!) Gene oysa, yeryuvarı kazıbilim, ekinsel( Fr. kültürel) tarihi yazınında Avrasya’nın uygar bölgelerinde yaşayan kişi sayısının çok düşük olduğu belirlenmiştir:
“(Urallardan batıda Mİ) -9000, en büyük nüfusa sahip olan Hint-Avrupalılar ve Afrika-Asyalılar için 50 bin rakamı makul bir tahmin olur. Nil-Sahra grupları ve Ural grupları muhtemelen 10 binden azdı.4”
Yazar, Atatürk’ün TBMM’de 1922 yılında yaptığı bir konuşmadan Nuh ile ilgili bölümceyi de yazıya eklemiş.
Atatürk’ün, Türklerin atası olarak Nuh Ögüs’ten (Ar. Peygamber) bir de oğlu Yafes’ten söz etmesine gelince, bu dinbilimsel bir yazıdan gelmektedir. Din kitaplarındaki bir söylemi aktarmasıdır. MU örneğinin sözde anakaralarla hiç mi hiç ilgisi yoktur.
İslam kaynaklarında ayrıntılı şekilde nakledilen İran menşeli Zend-Avesta rivayetleri ile, İsrail meşeli Tevrat rivayetlerinde “Türk” adı aranmış, Nuh’un torunu (Yafes’in oğlu) Türk de(…) “Türk” adını taşıyan ilk kavim gösterilmek istenmiştir’.5
Atatürk’ün bu kitapları getirmesi çok doğal, o yıllar da Tüm Türklük/Türkçe’ye ilişkin yabancı yayınlar getirtiyor, inceliyor, çevirtiyor6 yeryüzü Türkbilimcilerini, dilbilimcilerini çevresine topluyor, Dil Tarih Kurultayları düzenliyordu. O’nun bu benzeri olmayan çabalarını, sömürgecilerin tarih yıkıcı eylemleri ile yan yana koymak bu büyük ökeye ( Ar. dahi) olduğu denli, yeryuvarı uygarlığına en eski, en değerli katkılarda bulunmuş bir soyun benliğine yapılan dev ölçekte bir kötülüktür.
Yazının dayattığı, “Atatürk’ün Türklerin anayurdunun MU olduğu sonucuna nasıl vardığı; Atatürk’ün kurmayı amaçladığı devletin temellerini nasıl bulduğunu” öğrenmek istemez misiniz? Buyurun ilgili yapıttan7 bir örnekle inceleyelim:
“K. Bu ah diye okunan, anavatanın ( sözde MU Anakarası, Mİ) hiyaretik alfabesindeki ilk harftir. Bu, ayrıca hun diye okunan ‘bir’ sayısıdır. Anlamı: Krallar Kralı Kral Ahacı’yı içerecek biçimde genişletilmiştir.”
Atatürk, K simgesinin yanına bir x imi koymuş, ah ile hun sözcüklerinin altlarını çizmiş. Topu topu bu... Bir de üç beş “toprağa ışınlarını gönderen güneş” çizimi.. üzerlerine x imi koymuş. Bunlardan ne sonuçlar çıkmaz değil mi (?!)
İmdi, benim kitaplığımda bir Daniken kitabı olsa -ki yok- , onun satırlarını çizsem, yanlarına “dikkat” yazsam -ki hiçbir kitabımı çizmem,yanına yazmam-; yazar binlerce bilimsel kitap bulunan kitaplığıma birde Daniken’ e bakıp, “bu kişi Daniken’e inanmıştı.” diyebilir mi? Başka kişilerden, uluslardan sakındığımız kötülükleri, söz konusu Atatürk ve Türk ulusu olunca bol keseden savuranlar var içimizde, ne yazık ki.
Türklerin, anayurdu konusunda hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak denli keskin özdeksel (Ar. maddi) kanıtlarla varsıllaşmış kökleri, bilim acunu başta, tüm yeryüzünce bilinirken; 30’lu yıllarda ABD’li albaylarca yazılmış “aldatmaca” tarih sayıklamalarına hiç mi hiç gereksinme yoktur. Ne ki, bugünde kimi ‘Pasifiksel’ çevreler, onların uzantıları, tarihi saptırmak, vatandaşların bilinçlerini yok etmek için, olağan üstü dizgeli ( Fr. sistem) dört dörtlük takiyyeleri, hileleri, gizli-açık düzenleri uygulamaya koyarken; adı geçen yayın, ulusumuza hizmet etmediği bu yazıyı, kuşe kağıtlı, 114 sayfalı, bütünü alacalı, bir bardak su ederine (Ar. Fiyat) satılan (!) bir basın örneği olarak yurda salmaktadır. “Bilimsel yöntemi, bilimsel bilgi, ulusal kimliği, yurt sevgisi, yurttaşlık bilinci, egemen bir azınlıkça köreltilmeye yeltenilen bir topluma da böylesi yazılar yakışır.” dediğinizi duyar gibi oluyorum…
Böylelikle, kimi basınımız ne yapıyor görüyoruz: Churchwardların değirmenine su taşıyor; dahası, “Yaşamda en gerçek kılavuz bilimdir.” demiş bir Atatürk’ü bu kirli oyunun içine katmakta bir sakınca görmüyor.
ADD’ye, benzeri kuruluşlara, kamusallık (Os. Cumhuriyet) bilim çevrelerine, basın özdenetim kurumlarına (…) çok önemli görevler düşüyor. Öz kimliğimizin yıkımına yol açacak bir tutum, düşünce düşünce özgürlüğüne giren bir edim türü olmasa gerek; dahası, yarım yüzyılı aşkın bir süre giderek patlayan bir biçimde yayılmacı sömürgelerin eylem alanı yapılmış bir Türkiye’de…
Mustafa İzberk
1. R.J Braidwood, “Tarih Öncesi İnsan”, sf.149, Arkeoloji ve Sanat Y. 1995, İstanbul
2. “Büyük Dünyada Atlası”, sf. 214, Istituto Geografico De Agostini- İtalya/Arkın Kitabevi, İstanbul, 1984
3. R.J Braidwood, ‘Tarih Öncesi İnsan’, sf.143, Arkeoloji ve Sanat Y. 1995, İstanbul
4. C.Mc.Evedy, ‘İlk Çağ Tarih Atlası’, Sabancı Ün. Y. sf. 18, 2004, İstanbul.
5. İ. Kafesoğlu, “Türk Milli Kültürü”, sf 43, Ötüken y. 2003, İstanbul.
6. Bugüne kadar tespit edilen Atatürk’ün okuduğu kitap sayısı(…)3997’dir: “Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar”, C.1sf.x - C.24 sf. 290, - Kayıp Kıta Mu- Anıtkabir Derneği y. 2001 , Ankara.
Gürbüz Tüfekçi, “Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar” - Yabancı Dillerdeki Kitaplar-, C.2, sf.174, T. İş Bankası y. 1985, Ankara. Bu yapıtta 33 yabancı kitaptan örnekler verilmiştir.
7. “Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar”, - MU’nun Çocukları - C.24, sf.302, Anıtkabir Derneği y. 2001 , Ankara. |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
21/4/2007 - Kayıp Mu Uygarlığı ve Dini |
Kayıp Mu Uygarlığı ve Dini
Batık Mu kıtası ve Mu uygarlığı hakkındaki bilgilerin çok büyük bir bölümü, 19. yüzyılda yaşamış olan İngiliz araştırmacı James Churchward'ın incelemeleri neticesinde gün yüzüne çıkmıştır. İngiliz silahlı kuvvetlerinde albay olan Churchward, 1880'li yıllarda Hindistan ve Tibet'te görevle bulunduğu sıralarda bu kıta hakındaki ilk bilgileri edinmiş, emekliliğinden sonra da Orta Amerika'da araştırmalarını tamamlayarak bu batık uygariık hakkında beş eser yazmıştır.
Churcward'ın kaynakları, Batı Tibet'te bir mabette, bu mabedin başrahibi tarafından kendisine verilen "Naacal Tabletleri" ile, Amerikalı Jeolog William Niven'in 1921-23 yılları arasında Meksika'da ortaya çıkardığı tabletler olmuştur.
Bilim dünyası, gerek Churchward'ın ortaya çıkardığı Mu uygarlığının, gerekse bir diğer batık kıta olan Atlantis'in varlıklarını kuşkuyla karşılamaktadır. Ancak yine bilim dünyası, bu iki kıtanın battığı öne sürülen tarih olan 12 bin yıl önce dünyada büyük bir jeolojik olayın yaşandığını onaylamaktadır. Kaldı ki, dünyanın hemen her yerindeki kavim ve milletlerin tufan efsaneleri de, büyük bir felaketin yaşandığını doğrulamaktadır ve bilim dünyası ister kabul etsin, ister etmesin, Mısır, Maya kalıntıları, Paskalya adası uygarlığı gibi ~ugün nasıl ortaya çıktıkları izah edilemeyen birçok eser bu batık kıta uygarlıklarının varlığı ile mantıklı izahlara kavuşabilmektedir.
Evrim kuramları ve genel bulgulara göre, günümüzden 200 ile 500 bin yıl önce iki ayağı üzerinde dik olarak durabilen "Homo Erectus" yerini, düşünebilen insan "Homo Sapiens"e bırakmıştır. Homo Sapiens'in ortaya çıkış tarihini 200 bin yıl önce olarak kabul etsek dahi, o günden bu güne kadar insanoğlunun sadece günümüz uygarlığını yaratmış olduğunu düşünmek, insanlık adına büyük bir bencilliktir. 200 bin yıl önce dünyaya gelen ve uzmanlarca beyin ağırlığı ve düşünme kapasitesi günümüz insanı ile aynı olarak kabui edilen Homo Sapiens, ne olmuştur da, 194 bin yıl bekledikten sonra, günümüzden 6 bin yıl önce birden bire dev adımlar atmaya karar vernıiştir? Nitekim, günümüz bilim çevreleri, tekerleğin ve yazının ancak M.Ö. 4 binlerde bulunduğunu öne sürmektedir.
Ancak, dünyanın geçirdiği tufan felaketi nedeniyle çok az belge ve bulgunun kalmış olmasına rağmen, bu belge ve bulgular, insanoğlunun dünya üzerindeki uzun geçmişinde, günümüz uygarlığının dışında en az bir büyük uygarlık daha yaratmış olduğunu ve hatta bugünkü uygarlığın temellerinin de bu eski uygarlıkta atıldığını ortaya koymaktadır.
James Churchward 1883'de, Batı Tibet'te bir manastırda bu belgelerin en önemlilerini gün yüzüne çıkarttı. Tibet'te görevli olarak bulunan Churchward, eski dinlerin kökenleri hakkındaki araştırmaları doğruitusunda Tibet'teki manastırları dolaşırken, yolu Batı Tibet'te bir manastıra düştü. Bu manastırın, "Büyük Rahipler Kardeşliğinin" önde gelen üyelerinden olan baş rahibi Rishi, Churchward'a, günümüzden 15 bin yıl önce yazılmış "Naacal Tabletleri"ni gösterdi.
Rishi'nin Churchward'a, binlerce yıldır sır olarak saklanan tabletleri niçin gösterdiği bilinmiyor. Ancak, kendisi de bir inisiye olan Rishi'nin, başka kanallardan da olsa Ezoterik doktrini bünyesinde yaşatan bir diğer kardeşlik örgütüne, Masonluğa üye olan Churchward'ı kendisine yakın bulduğu ve bazı sırların batı dünyasına açıklanması zamanının geldiğine inandığı tahmin ediliyor.
Rishi, bu düşüncelerle Churchward'a iki yıl boyurıca üstadlık yaptı ve sadece büyük rahiplerin bildiği, Naacal Tabletlerinin yazıldığı ölü dili kendisine öğretti.
Naacal dilini öğrenen ve tabletleri inceleyen Churchward, bu tabletlerin ışığı doğultusunda batık kıta Mu ve uygarlığııtın izlerine rastlamak umuduyla 50 yıl süren araştırnıa gezilerine başladı.
Pasifik okyanusundaki hemen bütün adalarda, Sibirya ve Orta Asya'da, Avusturalya'da, Mısır'da incelemeler yapan Churchward'a yeni nur kaynağı Meksika'da parladı. Amerikalı Jeolog William Niven, 1921-23 yılları arasında Meksika'da yaptığı kazılarda, 11.500-12.000 yıl önce yazıldıkları saptanan 2600 dolayında tablet buldu. Bu tabletlerdeki yazılar ne Niven tarafından, ne de tabletler üzerinde uzun bir inceleme yapan Carnegie Enstitüsü uzmanlarından Dr. Morley tarafından okunamadı. Tabletlerin varlığını duyan Churchward Meksika'ya gitti ve Tibet'te öğrenmiş olduğu Naacal diliyle yazılı olduklarını ispatladığı Meksika tabletlerini çözmeyi başardı. Tibet tabletlerinde eksik kalan bilgilerini Meksika tabletleri ile tamamlayan Churchward, batık uygarlık Mu hakkında büyük'yankılar getiren eserlerirıi yazdı.
Churchward ve Niven'in bulguları, Mu kıtasının bugünkü Pasifik okyanusunun oldukça büyük bir bölümünü kapladığını, Hawaii, Haiti, Fiji, Paskalya adaları ile diğer Polonezya adalarının bu batık kıtadan artakalan parçalar olduklarını ortaya koydu. Danimarkalı araştırnıacı ve yazar Eric Von Daniken de, birbirlerinden binlerce kilometre uzakta olan bu adalar kültürlerinin şaşılacak derecede benzediğine işaret ediyor. Churchward'a göre Mu kıtası, doğudan batıya 8 bin kilometre, kuzeyden güneye de 5 bin kilometre uzunluğunda dev bir ada kıtaydı. Naacal tabletleri bu kıtanın, uygarlığın beşiği olduğunu öne sürnıektedir. Yaklaşık 70.000 yıllık bir uygarlık geçmişine sahip olan Mu; zaman içerisinde tüm dünyada birçok koloniler ve büyük imparatorluklar oluţturmuţtur.
Mu uygalığının kolonileştirdiği ve daha sonra bağımsızlaşarak birer imparatorluğa dönüşen en önemli iki devlet, Atlantis ve Uygur İmparatorluklarıdır (8). Ayrıca, bugün Antik Mısır, Çin, Hint ve Maya uygarlıkları diye bilinen uygarlıkların kökeninde de Mu uygarlığı yatmaktadır.
Mu uygarlığının ne zaman başladığı bilinmiyor. Naacal Tabletleri ve Meksika'da bulunanlar bu konuda aydınlatıcı olamadı. Ancak tabletler, Mu'nun kolonileşme ve uygarlığinın temelini oluşturan dinini yayma aşamasına 70 bin yıl önce geçtiğini gösteriyorlar.
15 bin yaşında oldukları belirlenen Naacal Tabletleri evrenin başlangıcı ve ortaya çıkışı konusunda ayrıntılı öngörüler kapsamakta. Bu tabletlere göre, evrenin başlangıcında sadece ruh vardı. Daha sonra bu ruhtan, bir kaosun hakim olduğu uzay var oldu. Zamanla kaos yerini giderek düzene bırakmaya başladı ve uzaydaki şekilsiz ve dağınık gazlar biraraya geldi. Bu gazlar, güneş sistemlerini ve gezegenleri oluşturmak için katılaştı. Katılaşma sırasında önce hava, sonra su oluştu. Sular dünyayı kapladı. Güneş ışıkları tıavayı ve suyu ısıttı. Bu ışıklar ve toprak altındaki ateş, üzerinde su bulunan toprakları yiikseltti ve bunlar açık toprak oldu. Güneş ışıkları suyun içinde ve balçıkta kozmik hayat yumurtalarını (Rna-Dna) oluşturdu. İlk hayat sudan ç~ktı ve tüm yeryüzüne yayıldı.
Günümüzde geçerli evren ve yaşamın oluşumu teorilerine bu denli benzerlik tesadüf olamaz. Zaten, en az 70 bin yaşında olan bir uygarlıktan daha farklı bilgiler ummak da saçmalık olur. Mu uygarlığının ulaştığı seviyeyi gösternıe açısından bir başka kaynaktan yararlanalım. Günümüzden 3 bin yıl önce yazılmış Mahabharata'da, uzak geçmişte insanoğlunun kullandığı bir silah tarif ediliyor: "Dumansız bir ateşin ışıltısına sahip olan ve alevler saçan bir mermi atıldı. Birden heryer karanlığa gömüldü. Daha sonra, gözleri kör eden bir ışık ve kulaklan sağır ederı bir gürültü çıktı. Ardından meydana gelen büyük ısıda sular buharlaştı. Filler, atlar, insanlar bir anda kavruldn. Ağaçlar tamamerı yandı. Heryer yeniden aydınlandığında koca ordudan geriye sadece bir avuç kül kalmıştı"...
Bu efsane, atalarımızın ulaştığı uygarlık düzeyinin yanısıra, onların dünyasının da bugün olduğu gibi, barıştan yana pek nasibini almadığını gösteriyor.
Mahabharata efsanesi ve Sodom ve Gomora'nın yokoluşu gibi diğer bazı efsaneler, Atlantis ve Mu kıtalarının batışı teorilerinden birisini destekler niteliktedir. Ancak bu konuya daha sonra değinileceği için şimdi, Mu uygarlığının yönetiliş biçimine ve bunun aracı olan ilk tek Tanrılı dine, "Mu Dini"ne göz atalım.
Mu uygarlığı bir imparatorluktu ve imparatorlann ünvanı, güneşin oğlu da denilen "Ra Mu" idi. Mu imparatorluğunun bir diğer adı da "Güneş İriıparatorluğu"ydu. Mu dilinde "Ra" kelimesi, giineş anlamına geliyordu. Mu'nun kolonisi olan Mısıi da da güneş tanrıya "Ra" adı verilmiştir. Ayrıca, kökleri Mu uygarlığına kadar uzandığı sanılan Japonya'da da imparatorun ünvanı "Güneşin Oğlu" dur. Bunun yansıra eski Maya ve İnka uygarlıklarında da krallar aynı ünvanı kullanmışlardır. İmparatorun altında, hem bilim adamı hem de rahip olan "Naacaller" bulunuyordu ve burılar yönetici sınıfı teşkil ediyordu. "Kutsal Sırlar Kardeşliği"nin üyesi olan Naacaller'in tüm dünyaya yaymış oldukları "Mu Dini", belki de insanlığın tanıdığı ilk tek Tanrılı dindi. Naacaller bu dini, sıradan insanlara, anavatan ve koloniler halklarına anlatırken, anlaşılması daha kolay olan semboller dilini kullanmayı tercih ediyoriardı. Bu sembollerin Ezoterik anlamlannı sadece inisiye edilmiş kardeşler ve imparator Ra-Mu bilmekteydi.
Naacaller'in sembolleri daha çok geometrik şekilleri kapsıyordu. Alaacal öğretisi, evrenin ortaya çıkışında en önemli görevin Tannnın geometri ve mimarlık vasıflarına düştüğünü öngörmektcydi. Mu dinine göre Tann o kadar kutsal bir varlıktı ki, doğrudan ağıza alınamazdı. Bir sembol vasıtasıyla ifade edilmezse, sıradan insanlar tarafından idrak edilemezdi. İşte bu Yüce Varlığın sembolü, Güneş yani "Ra" idi. Tanrının güneş olduğu iddiasındaki tüm saptırıimış iddialann ve güneş kültü diye nitelendirilen inamşların kökeninde yatan olgu budur.
Naacal öğretisinde Güneş doğrudan Tann değil, onun birliğinin ve tekliğinin kitleler tarafından daha iyi anlaşılması için seçilmiş olan bir semboldü. Sembollerin kullanılmasındaki bir diğer amaç da, belirli ifade tarzlannın kalıplaşmasını önlemek ve gelişmeler doğrultusunda sembollere yeni anlamlar yükleyerek, dinin bağnazlıktan ve doğmalardan kurtulmasını sağlamaktı. Ancak, uygarlık çöküp, ana kaynak yok olunca, zaman içinde bu sembollerin kendileri putlaştı ve çok tanrılı dinlerin doğmasına neden oldu.
Semboller vasıtasıyla tek Tanrıya tapınımı öğreten dinin büyük rahibi, dolayısıyla kutsal kardeşlik örgütünün de başı, Ra Mu'nun kendisiydi. Ancak imparatorun hiçbir Tanrısal kişiliği yoktu ve sadece konumu nedeniyle, sembolik olarak "Güneşin Oğlu" ünvanını taşıyordu.
Naacal kardeşlerinin, öğretilerini yaydıkları ve yeni üyeleri inisiye ettikleri mabetler, kıtanın her yerine ve kolonilere dağılmış vaziyetteydi. Dev blok taşlardan yapılan bu mabetlerin damları yoktu ve bunlara "şeffaf mabetler" deniliyordu. Güneş ışıklarının inisiyeler üzerine doğrudan ulaşması için mabetlere dam yapılmıyordu. Bu da bir tür semboldü ve Ezoterik anlamı, Tanrı ile insan arasında hiçbir engel olamayacağı şeklindeydi. Günümüz Masonluğunda da aynı sembol kullanılmakta ve Mason mabetlerinin tavanları, sanki üstü açıkmış gibi, gökyüzünü sembolize eder biçimde düzenlenmektedir.
Mu dini sembollerinin en önde geleni, ".Mu Kozmik Diyagramı"dır. Bu diyagramda, tam merkezde bulunan daire Güneşin, "Ra"nın, yani tek Tanrının kollektif simgesidir. Üçgen içindeki daire, tanrının gözünün daima insanların üzerinde olduğunun, içiçe geçmiş iki üçgen, iyiliğin ve kötülüğün birarada bulunduğunun simgesidir. Bu üçgenlerden yukarı dönük olanı iyiye, yani Tanriya ulaşmayı, aşağı bakanı ise yeniden doğuş yasası uyarınca geriye dönüşü remzeder. Her ikisinin birarada oluşturduğu altı köşeli yıldız, adaletin sembolüdür. Ayrıca bu yıldızın herbir ucu bir fazileti remzeder ve insan ancak bu faziletlere sahip olunca Tanrıya ulaşabilecektir. Altı köşeli yıldızın dışındaki çember, dünyadan başka alemierin de bulunduğunu, bunun dışındaki 12 fisto ise, insanın uzak durnıası gereken 12 kötü eğilimi simgeler. İnsan ruhu, diğer alemlere geçmeden önce, bu 12 dünyasal kötü eğilimden kurtulmak zorundadır.
Aşağı doğru inen sekiz şeritli yol ise, ruhun Tanrıya ulaşması için tırrrıanması gereken aşamaların ifadesidir. Ruh, en alt kademeden, cansız varlıktan mükemmele, yani Kamil İnsan'a ulaşmak zorundadır.
Naacal mabetlerinde ay, bir sembol olarak güneşin hemen yanında yer alır. Hem baba, hem ana olan Tanrının eril sembolü güneş ise, dişil sembolü de ay'dır. Kozmik diyagram üzerinde de görüleceği gibi üçgerıin ve üç sayısının Naacal öğretisindeki yeri büyüktür. Üç sayısına verilen önem Mu kıtasının kendisinden kaynaklanmaktadır. Mu kıtası üç parçadan oluşmuş, ve aralarında ~lar boğazların bulunduğu adalar topluluğudur. Bu nedenle üçgen, hem Mu kıtasını, hem de, Tanrının eril ve dişil yönleri ile onlardan südur eden İlahi Kelamı, yani evreni simgeler. Üçgen içindeki göz, ana kaynağın, yani Tanrının, varlığını insan üzerinde daima hissetfirdiğini, bir biçimde onu gözlediğini remzeder. Bu sembol, Osiris iIe önce Atlantis'e buradan Hermes ile Mısır'a, Mısır'dan Yunanistan'a ve nihayet günümüzde Masonluğa kadar ulaşmıştır.
Birçok sembol gibi, Ezoterik Sırlar Öğretisinin üyelerini kabul ettiği inisiasyon törenlerinin kökeni de, Mu Naacal okulundadır. Değişik örgütlenmeler vasıtasıyla 'günümüze kadar ulaşmış bu inisiasyon töreninde aday, uzun bir hazırlık ve soruşturma döneminden sonra, layık görülmesi halinde kardeşliğe kabul edilirdi. Naacal kardeşlik örgütüne üyelerin seçilerek âlındıkları dışında, kabul töreni ile ilgili herhangi bir bilgi bulunmamakta. Ancak, Naacal kardeşliğinin son durağı olarak da kabul edilebilecek Mısır'ın Hermetik kardeşliğine kabul töreninin Naacaller'in uyguladıkları törenden daha farklı olduğunu varsaymak için hiçbir neden yok. Bu törenin ayrıntılarına Mısır uygarlığını incelerken dönüleceği için, şimdi Naacal öğretisinin diğer kavramlarına geri dönelim.
Mu dininin dört temel kavramı vardır:
1-Tanrı tektir. Herşey ondan varolmuştur ve ona dönecektir. 2-Ruh ile beden birbirinden ayrıdır. Beden ölür ve ayrışırken ruh ölmez. 3- Ruh, mükemmeliğe ulaşmak için değişik bedenlerde yeniden doğar. 4- Mükemmeliğe ulaşan ruh Tanrıya döner ve onunla birleşir.
Naacal öğretisine göre, Tanrı, sevginin ta kendisidir ve tüm evreni de sevgi üzerine kurrrıuştur. Ancak bu evrensel sevgiyi kavrayabilecek vasıfta olan ruhlar ona geri dönebilecek yeterliliktedir. Bu vasıflara sahip bir insan olabilmek ancak Naacal kardeşi olmakla ve kardeşlerin de öğretiyi derece derece sindirmeleri ile mümkündür. Naacaller, yalnızca üstad rahiplerin bu aţamaya ulaţabileceklerini kabul ederler.
Naacal öğretisinin bir diğer temel dayanağı, Tanrısal Nurdan çıkmış olan dört temel gücün kainatı kaosdan düzene geçirmiş oldukları teorisidir. Tanrının kendi asli nitelikleri olarak kabul edilen bu dört temel güç, "dört büyük inşaatçı", "dört büyük mimar", "dört büyük geometri üstadı" olarak adlandırılır. Bu dört temel eleman, ateş, yel, su ve toprak'dır .
Semavi dinlerin doğuşu ile bu dört temel eleman, "dört baş melek" olarak adlandırılmışlardır. Naacaller bu dört temel gücü gamalı haç ile sembolize etmişlerdir. Jeolog Niven'in bulduğu tabletler üzerinde rastlanan bu haçlardan, kollanının dördü de aynı uzunlukta olanının dört gücün eşitliğini, uçları kıvrık gamalı haçlardan ağızlarr sola dönük olanların iyiliği, sağa dönüklerin ise kötülüğü simbelediklerini görüyoruz. Bu konular üzerinde derin araştırmalar yapmış olan Hitler'in, imparatorluğuna sembol olarak ucu sağa dönük gamalı haçı seçmiş olması bir tesadüf değildir. İsa'nın da öğretisinde kullandığı haç sembolü aynı kaynaktan, Mu'dan gelmektedir.
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
|
www.haberturkiye.blogcu.com
Güncel gelişmeler, Köşe yazıları, Yorumlar, Türkiye'nin en sıcak haberleri artık www.haberturkiye.blogcu.com da
Haber Kategorileri
|